Üniversite okurken, hazırlanırken, hatta sınav sonucum açıklanırken, üniversite yaz tatillerinde çalışarak geçirmem, çalıştığım parayla çoğu zaman özel ihtiyaçlarımı karşılamam, çalışmadığımda ne yapacağımı bilmememin etkisi de olacak ki maddi değerlerle olan ilişkimin hayatımın ilk yıllarında bozulmasıyla başladı elbette. Emlakçıda, inşaat firmasında sekreterlikten, bebek bakıcılığına, anketörlük yapmaya varana kadar epeyce iş deneyimi yaşadım diyebilirim. Babamın evi terk ederken bıraktığı 1988 yılındaki 20 lira ve onu harcadığımda hemen biten bir şey olduğunu fark etmem bir başlangıç ateşi olmuş diyebilirim. Bunu fark etmem ve parayla alınan şeylerin insanları etkilediğini anlamamsa pek de uzun sürmedi. Tek maaşla, sobalı evde geçirdiğimiz zor günlerde, ilkokul zamanlarımda mahalle bakkalından veresiye dediğimiz yöntemle alışveriş yapar, hem onun hem de bizim defterimize yazılırdı. Kaldı ki, buna benim yaptığım bir şeyin sebep olabileceği, arkadaş edinmek için, mahalle kuaföründeki herkese cam şişe Coca Cola ısmarlamam ve sonrasında bunun insanları mutlu ettiğini ancak sonrasında söndüğünü fark etmem de uzun sürmedi. Bir nevi parayla satın alınan mutluluk misali… Elbette anneme söylemeyerek, gizlice yapılan bir operasyonla, yalanla. Ancak gördüğüm tepkiler oldukça hoşuma gitmiş olacak ki hayatımda her şeyimi vererek, hediye ederek, harcayarak devam etti. Geçen yıllarda, yakın zamanda, annemin bir öğrencisiyle konuşma şansı yakaladığımda, bir şeyler ısmarlama alışkanlığımın ta birinci sınıfta başladığını öğrendiğimde ise pek şaşırmadım açıkcası.
Sevginin ve ilginin satın alınabileceğini düşünmem, çocukluk yıllarımdaki anne baba tutumu, ağladığımda istediği maddi değerlerle karşılanarak yapılan ancak istediği sevgiye kavuşamayan bir çocuğun öğrenerek geliştirdiği ve ne yazık ki bunun uzun süreli karakter oluşumuna aşırı verici ve fadakar olmak kaydıyla, tükenmişlik sendromuna kadar ilerlediğini söylemeliyim… Travma olarak nitelendirilen beynin kendini geliştiremeyip donduğu ve kendimizi yalnız hissettiğimiz durumlarımızda o kısmın donarak büyümeye durdurması, yeniden ateşlenen fiziksel, duygusal veya zihinsel bir sürecin yeniden büyümek üzere başlatılmasına kadar.
Kendimize yapılan her ne varsa ya da gözlerimizin önünde gerçekleşen , davranışların sözlerden daha etkili olmasını kastediyorum, özellikle anne baba tutumları ve yakın akrabalar, hatırlamakta zorlandığımız, karakterimizin büyük bir parçasının oluştuğu hayatımızın ilk 6 yılında öğrendiklerimizi, bizimde zamanı geldiğinde aynısını tekrarlamamız gerçeği gibi…
Aileden görerek, izleyerek, konuşarak, DNA ve RNA kodlarıyla bize aktarılan, geçmişte çözülememiş aile sorunlarının, günah olarak da nitelendirilebilir, psikolojik yani ruhsal aktarımların hastalık olarak ortaya çıkmaya başlaması, hem olayların öznesi olarak kendimin, hem de gelişimci ve eğitimci bir öğretmen olarak, hem de bedenden zihine zihinden ruha yolculuğunu yapan bir hoca olarak hayata başka bir bakış açısıyla yeni bir gözle bakmamı sağladı.
İşte tam da böyle bir konuda, sanırım ilkokulda, benden yaşça küçük ve oldukça güzel olan kız kuzenimi, evcilik oynama bahanesiyle iki defa eve çağırıp, özel bölgelerini oynayıp, çocukluğumda bana ne yapılıyorsa, hatırlamasam dahi, dürtüsel olarak ona uygulamam, o rahatsız olunca da bırakmam da oldukça etkili oldu. Sonrasında epeyce uzaklaştı ve bu konu uzun bir süre açılmadı… Bizler yetişkin olup, ben kendimi tanıyıp, ebeveynlerimizi nasıl taklit ederek yaşadığımızı anlayana kadar. Anlamanın yani anlambilimin, arınmanın başlangıcı olduğunu, aynı hatanın tekrarının olmayacağı bir derse dönüşmesiyle mümkün olduğunu kavramam ve elbette hayatın bana sunduğu o güzelim kalple yeniden tanışmamla ve birbirimizi sevdiğimizi söylememizle son buldu… O beni, ben beni, ben geçmişimi affetmeye başlamışken… O güzelim sesi kulağımda, hissettirdiği o eşsiz duyguysa kalbimde yerine aldı…
‘’Funda Abla, ben seni seviyorum… Evet evet seviyorum.’’
Ben de seni seviyorum ve hep seviyorum…
Hayatımın, çocukken uğradığım tacizlerinin tekrarının, benimle can buluşunun, önemli bir bölümünün sonu oldu, o güzelim kalbiyle yeniden buluşmak… Şimdilerde, afeti devran, hem güzel hem de hayatın içinde anlamını yaratan genç bir kadın oldu o da.
Bu iki gelişme arasında, kedimin çiftleşme yani kızan döneminde, cehaletimin kurbanı olup aynı şeyi ona uygulayıp, iyileşmesini beklemem, duygularıyla oynamam ve sonrasında bunun ruhsal anlamda diğer canlılar için de bir hata olduğunu öğrenmem ve hali hazırda kedimin hala psikolojik rahatsızlıkla boğuşuyor olması, okumanın, yazmanın ilim ve bilime ulaşmak içinse illa ki sevmenin ne kadar önemli olduğunu anlattı bana… Bende bir çözümü olduğuna göre, onda da çözümlenmeye başladığının farkında olmam da umut kaynağı bugünlerde. Ahlakın, geçmişte yaşamamış olmak değil, yaşadıklarını dayanışma içerisinde, ilim, bilim, felsefe, sanat ve hatta vatan sevgisi değerleriyle aşılabildiğinin yaşayan kanıtı olarak hissediyorum kendimi. Birlikte ‘’iyi’’leşiyoruz…
Bir başka kanayan yaram ise, eskilerin deyimiyle ‘’elimin uzun olması’’ oldu… İlk kez bilinçli olarak giriştiğim bu eylem, ilkokulda annemin arkadaşının hediyelik dükkanından küçük bir rozeti ablamın şahitliğinde çalmam oldu. Hem de dükkan sahibi canım teyzenin gözlerimin içine bakıp, ‘’hayır hayır’’ der gibiyken… Sonrasında ne oldu dersiniz… Haydan gelen huya gitti, bana da nasip olmadı taşımak. Annemin ördüğü kıyafete takmam ve birkaç gün sonrasında başka bir arkadaşımın yakasında görmem, benim yaptığımın bana yapılmasına ve kendi hakkımı savunamama neden oldu. Şapkalı küçük bir oğlan rozetiydi. İçimden gelmemişti ancak bir tercih yapmıştım… Geçmişten gelen bir ‘’el’’ almıştım… Bakalım daha ne kadar sürecek ve nelere mal olacaktı?
Derken yıllar sonra, hayatımın en büyük hatalarından birini yaparken bulacaktım kendimi. Hem de başka birisinin üzerinden. Bu sefer başka bir kuzenim, askerden bir arkadaşıyla ziyarete geldi bizi. Ya üniversiteye başladığım yıl ya da bir yıl öncesinde. Annemin çantasında olan 100 dolara uyandım gece gece. Ve her ne hikmetse evde yabancı birine suç bulunacağını bilmeme rağmen, istemeden de olsa yana yana aldım o parayı. Hani hak edilmeyen para değersizdir denir ya, neye harcadığımı bile hatırlamıyorum hala… Rozetin kayboluşu gibi. Annemin fark etmesi de uzun sürmedi elbette. Ertesi gün hepimizi sorguya çekişi, itiraz edemeyecek durumda kalan misafirimizi, parayı benim aldığımı bilircesine gözlerime bakışını hiç unutamam. Bir de ben sana sorarım bakışındaki öfkesini hissedişimi… Hissettiğim pişmanlığın tasviri yaptığım şeyin de dönüşü olmadı elbet… Günah hata yapmak değil, hem yanlış olduğunun farkına vararak, hem de aynı şeyi tekrarlamakla elde edilen kendi huzursuzluğunu ve mutsuzluğunu, kendin bilerek yarattığımız bir cehennem çukurunu yaratmaktı.
Ve hatta çalıştığım firmada benim fikrimle aynı zamanda bir de suç ortağı bulmamla, kargoyla şirkete gelen cep telefonunu satıp, parasıyla bir güzel içip, üzerinden bir müddet geçtikten sonra, kargo firmasının müdahalesiyle, aynı telefonu almak için binbir çabaya girip, geri ödemek durumunda kaldığımızı, aynı zamanda ödünç aldığım cep telefonunun da benden çalınması ve de onu da ödemek zorunda kalmam hayat kanunları çerçevesinde hayatın nasıl ödeşmek durumunda kaldığımızın göstergesiydi bence. Mesela, bir şeyi kaybettiysek o konuda daha çok vermemiz gerektiği ya da ona fazla tutunmamamız gerektiği söylenir. Hayat sizden onu almak istiyordur çünkü. Anladığım kadarıyla bir nevi çekim yasası… Ancak aldığım el öyle kolay vazgeçecek değildi.
Üniversitede borç aldığım parayı sonrasında ödeyemem, arkadaşımla yıllarca aramızın bozulmasına, uzunca yıllar süren vicdan azabına da dönüştü elbette. Bir de ‘’borç takmak’’ tabiri var ya… Onu da aldım üzerime… Sonrasında yaşım ilerledikçe, farkına vardıkça, acım arttıkça yapmamaya karar kılmam, bende yarattığı duyguyu telafi etmek için yeni değerler kazanmam gerekti. Geçmişte yapılanları da unutmamı sağlamadı elbette. Aslında aşırıcı verici olmak ya da hak ettiğini düşündüğünü izinsiz almak hayattan beklediğin ya da istediğin değeri, sevgiyi almamakla alakalı olabilir mi? Kaç iyilik bir sevap, kaç kötülük bir günah eder sence de?
Son yıllarda bu hikayeye, sembolik de olsa ufak tefek şeyleri izinsiz almak dahil olmaya başlamış ben fark edene kadar. Ya hediye verilmesini istemek ya da haber vermek yeterli olabilir aslında. Empati kurmak da mümkün bence. Ben onun yerinde olsam, benim olan bir şeyin, eşya ve hatta sevgili de dahil bence bu duruma, başkası benden habersiz alsa ne hissederim?
Günlerdir izlediğim diziyle insanların birbiriyle oynadığı sinsice planlanmış oyunlara takılıyor aklım. Sanırım şimdi yazarken buldum sebebini. Haksızlıkla elde edilenler, karşı tarafta öfkeye ve kin duygusuna sebep oluyor ve bu yüzden akıllarını intikam peşinde koşarak harcıyor olabilirler mi? Bu durumun başka bir çözümü var mı? Hata yapan kişinin sınırsızca sevilip, koruyup kollanması, armağanlarla mutlu edilerek, aşkla sarılması, sevgiyle donatılması, duygusal ihtiyaçların karşılanması bütün bu olanların üstesinden gelmenin daha güzel bir yolu değil mi sence de? Bugünkü aklıma sessiz çığlıklarımla, bazen dinlediğim bir şarkıyla, bazen coşkuyla ettiğim bir dansla haykırıyorum… ‘’ Dürüstçe kurulan iletişim, her şeyin çözümü…’’ diye. Bir de etkiye tepki diye bir şey çarpıyor gözüme. Olan bir şeye ani tepkiler vermek ve çözülmesini dilemek, beklemek, çözüm aramak, yardım istemek ve biraz da sabır göstererek karşı tarafın da hatasını fark etmesi için zaman tanımak…
İşte tam buraya yazıp, bugüne kadar paylaştıklarımın şahitliğine ithafen… Ben de kendimi yazıyorum. Ve bir ayağım önce diğeri arkada, eteğimden tutarak bir peri edasıyla, yüzümde bir gülümseme, başımla yaptığım ince bir selamlamaya ‘’sana’’ sesleniyorum. Ben de yazıyorum. Lütfen… OKU!
Diyorum ya hayatta yapılabilecek hatalar arasında tercih yapmak da var serde. Ancak hatırlatmak isterim ki, aile geçmişinde ya da inancımıza göre geçmiş hayatlarımızda yazılı olan günahlarımızı bu hayatımıza işliyoruz aslında. Geleceğin geçmişte yazıldığı bir hikaye içerisinde ve güvende. Korku gibi sonradan öğreniliyor pek çoğu. İşte tam da bu yüzden yaşatmak, dürüst olmak, sevmek ve en nihayetinde Kuran’ı Kerim’de kastedilen ‘’oku’”mak da bu bahsettiğim süreci anlatıyor. Hani demiş ya Canım üstadımız, Hazreti Mevlana Celaleddin Rumi; ‘’Ne olursan ol, gel…’’ Hataları yaparak, ders almanın ve arınmanın mümkün olmasına kastıdır ki, temiz olanı değil niyeti temiz olanı davetle başlıyor aslında hikaye. Bu arada severek paylaştığım bir bilgi değeri olsun bu güzelim sayfada… Rumi isminin anlamı Anadolu’lu demekmiş. Öğrenmiş olmanın gururu ve hatta insanın yaşadığı toprakları, havasını, suyunu, toprağını, ateşini, sıcaklığını, insanını, doğasını, dağlarını, yeşilini, yemişini, yemeklerini, geçmişini, tarihini, Ata’larını seviyor olmasının büyük bir şans ve verilen en güzel hediyelerden birisi olduğunu düşünmemle ve yaşamamla. Anadolu Kalbi’nin uyanması, uyumakta olanlarımıza ve yeniden uyanmasına işaret ediyor olabilir mi sence de?
Doğmadan hemen önce hakikate dair her şeyi bildiğimiz ve doğarken unutturulduğumuz, alt dudağımızın hemen alt ortasındaki çukurun bir melek parmağının dokunuşuyla orda oluşan minik çukurun oluştuğu ve hakikati sen yeniden bulmak isteyene kadar unutturduğu söylenir. Şimdi parmağını oraya uzattığını hissedebiliyorum. İşte tam orda bir melek saklı, dokunduğun andan seni sana hatırlatan ve seni daima koruyan… Koruyucu meleğin o senin. Ve şimdi uyandı…
Ahlak değerlerini henüz kazanmamışken, geçmişten gelen mirasları, hayatı yaşamaya doğduğumuzda bunların hiçbirine sahip olmadığımızın saflığı, sonradan öğrenildiğini, güzel olan her şeye olan inancımızla arındırmamızdaki çabama ve emeğime saygıyla…
Şimdilerde ise kendimi hayata teslim ederek bıraktığımda ortaya çıkan anılarımın ve yazma gücümün verdiği cesareti seninle paylaşıyorum. Sen de al bir parça ihtiyacın olanı seç, koy kalbine…
Gönül geçen güne pişman mı olur yar yar
Benim sultanım
Eskiden dost olan pişman mı olur yar yar, tabibim yar yar…
Gönül sevdiğinden nasıl ayrılır yar yar efendim yar…
Ben kuluyum, Ali benim efendim yar yar
Tabibim yar yar, benim sultanım.
Kendi ateşiyle kendi yanma cesareti gösteren canlara, bu ateşi nesilden nesile aktaran canım Peygamberimiz Hazreti Ali’ye , bu yolculukta aşk suyuyla derman olan canım Peygamberimiz Hazreti Muhammed’e, Özgürlüğümüzün Sevgi Işığı Canım Peygamberimiz Hz. İsa’ya teşekkür, minnetle ve her geçen gün artan şükür dualarımla, geçmiş yıllarımın canlı sahnesi, ‘’ÇIĞ’’ gibi büyüyen sesi, duygusal enerjisi Mustafa ÖZARSLAN dinlerken ben, kendi yolculuğunuza uğurluyorum sizi… Arayı arayı kendimizi bulmanız için dilek ve dualarımla. Yaratan ve yaratıcı olan Allah’ın izniyle…
Allah’ım sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim…
Seni çok seviyorum, iyi ki seviliyorum…
Halleluyah
Namaste
Amin
Funda TUNÇ
Anadolu Kalbi’nin Uyanışı
Velhasılıkelam Evrensel bakış