BİR KADININ BATAN GEMİSİ, BİR DİĞERİNİN AŞK GEMİSİ

BİR KADININ BATAN GEMİSİ, BİR DİĞERİNİN AŞK GEMİSİ

Ereğli’den Ankara’ya kaçış maceramızın diğer yöne doğru olanını da gerçekleştiriyorum Ankara’ya taşındığımız ilk yıl. Bazı anılar sonradan geliyor, birbirini tamamlarcasına…
Bütün bu anlatacaklarımdan hemen hemen bir yıl önce… En yakın arkadaşımın, sorunlarını benimle paylaşan eski sevgilisinin yanına gidiyorum. Alkollü birlikte oluyoruz. Anlamsız, acılı, hissiyatsız… Birlikte olunca, aşağılar biçimde yüzüme bakıyor, yukardan yukardan… ‘’İlk kimdi diye soruyor?’’ Amacı aynen beyan okunuyor aslında. Ben o zamanlarda da insanların içindeki iyiye inanıyorum… Ve elbette aşırı iyiliğin, kendine verdiği zararı sonradan öğreniyorum. Kimse görmez, bilmez düşüncesi var serde… İnsanın kendisini bilmesi, kendi cehennemini yaratması için yetiyor oysa. Dolmuşa biniyorum bir yerden bir yere derken yanıma anneannem oturuyor, elinde bastonuyla. Ben küçüldükçe, küçülüyorum oturduğum yerde. Terler döküyorum, neredeyse nefes dahi almadan. Aklımdan senaryolar geçiyor, sessizce. Neyse ki, hayat beni daha da fazla utandırmadan, anneannem beni görmeden, beni fark etmeden değil, iniyor dolmuştan. Bir nevi eski toprak, göz dağı. Biliyorum ama çaktırmıyorum hesabı.
Ankara’ya döndükten sonra dostumla konuşuyoruz telefonda. O da Ankara’da bir üniversiteyi kazandı, aynı gruptan bütün arkadaşlarımız gibi. Telefonda konuşuyoruz, oldukça öfkeli… İmalı laflar ediyor… Duymuş, öğrenmiş bir şekilde… Ben yanıyorum ki nasıl… O kadar öfkenin için de itiraf etmek de pek mümkün değil o zamanlar. Yıllar sonra Malkara’da yaşarken o geçiyor iletişime, iyi de yapıyor, çok seviniyorum… Bir o kadar da seviyorum. Dostumla arada bu konu olmasa da görüşüyoruz Birbirimizin değerini yeniden anlamaya başlıyoruz. Yıllar birbirini, ilişkiler birbirinin devamın yaratırken, Bizim Ankara’ya taşınma, onun ise doğum gününde, görüntülü kahve içmeye davet ediyoruz, birbirimizi. İkimizde özlemişiz ki hem de nasıl… Işıl ışılız karşılıklı… Anlatıyorum olanları, bir parça da hissettiklerimi. ‘’O zaman anlatamadım.’’ diyorum. O da o zaman anlatmamış olmamın doğru olduğunu onaylıyor… O zaman olmazdı diyor, başını sallayarak. Diyorum ki konuşmanın bir kısmında ‘’Hayatta yapılacak ne kadar hata varsa hepsini yaptım galiba.’’
Hayatıma iz bırakan bir şey söylüyor o da o esnada… Oldukça onur verici bir duyguyla;
‘’Valla bilemedim ki hayatta bütün hataları yapmak mı iyi, yoksa yapmadan yaşamak mı?’’ Hemen üzerime alıyorum, bulunduğum huzurun da farkına vararak…
Bu hayata kirlenmemek üzere değil, temizlenmek üzere geldiğimizin bilinciyle, hayatın ağlayarak karanlıkta başladığını, oyun oynayarak büyüyüp, gençleştiğimizi, hatalar yaparak gerçekleştiğimizin, yaptığımız hatalardan ders çıkararak da olgunlaşıp, yetişkinlik evresine girip, gülme hakkı kazandığımız hatırlatıyor bana… Hem de çok güzel duygularla, arkadaşlık onuruna nail oluyoruz, dostluğumuzun şerefine… Gül yüzlümle birlikte…
Haydi dönelim Ankara yıllarına… Gönül yolculuğunda, beyefendilik nezaketine şahit olduktan sonra, bir akşam kızlarla dışarı çıkalım istiyoruz. O zaman erkeklerle eğlenmek, gezmek pek de hoşumuza gidiyor. Derken, akşam hep birlikte aynı şirket grubu, bahsettiğim harita mühendisleri olan, dansa gidiyoruz. Şirketin diğer ortağı beni dansa kaldırıyor. Sarılıyoruz, sıcak bir duyguyla tanışıyorum. Şimdinin tasviri şefkat duygusu bence. Hayatımın hatırladığım kadarıyla ilk aşk iltifatını belime alıyorum… Sonsuz bir dilek gibi… Ellerini belime doluyor ve söylediklerini hissediyorum içimde, hayatımda ilk defa. Sanki diğer olan her şey aklımda gerçekleşiyormuş da, bu kalbimdeymiş gibi. ‘’Bir ömür belin böyle güzel ve ince olsun.’’ diyor… İlk kez bedenime dair güzel bir söz duyuyorum. Bir nefes alıyorum gerçek aşktan… Aynı arkadaş çevresinden ikinci kişiye aşık oluyorum. Bundan sonra anlatacaklarım ise uzun bir süre aynı çevrede devam ediyor… Ya aynı gece ya da yakın günler, geçmiş zaman gününü tam hatırlamamakla beraber, şirkette sabaha kadar uyumuyoruz neredeyse. Sarı koltukların minderlerini yere atıp, sarılıp kalıyoruz öylece. Ufak tefek yakınlaşmalar var elbette ancak ben kendime pek dokunulmasına müsaade edemiyorum. Pek de bilinçli olarak yapmıyorum elbette ancak artık kendimi bir parça da olsa korumaya alıyorum. Güvenemiyorum kendime, bedenime… Beğenilmeme korkusu, yargılanma duygusu ağır basıyor. Hani daha önce birlikte olmuş olmanın verdiği rahatlık olmalı ya aslında, tam tersi oluyor bende. Sanırım utanıyorum da bir yandan. Bekaretin kızlık zarı kandırmacası olduğu zamanlar. Zaten sadece alkollü olduğumda birlikte olduğum zamanlar çoktan başladı bile. Bu sefer çok farklı yine de, yumuşak duygu devam ediyor… Derken, rakı içtiğimiz bir akşam, bir dostumuz ‘’Birlikte olunca her şeyi başarırız, gerekirse limon satarız diyor.’’ Aynı şirkette çalışmıyor ancak çok uzun zamandır arkadaşlar. O an inanıyorum ki, hem çalışıp hem de başka işler yapabilirim. Resmi olarak olmasa da, danışmalık şirketi açıyoruz mühendislik firmasının bir odasına. Annemden de destek alıp sarı yastıklı, bambu koltuklar alıyoruz. Çalışıp kazandıklarımızla ödemek şartıyla tabi. Annem pek de sorgulamıyor, yaşayarak öğrenmenin kalıcı olmasına güvenerek, tecrübe ederek yaşamama izin veriyor bir nevi. Çocuk ve hasta bakıcılığı için güvenilir insanlar bulup, onları güvenilir insanlarla tanıştırmak ve aracı olarak komisyon alarak, hem şirketi hem de hayatımızı devam etmeyi çalışıyoruz. Formlar hazırlayıp, ilanlar veriyoruz.
Sabah olduğunda ise, o yan odaya çalışmaya gidiyor. Bense gözlerimdeki ışıltıyla, arkadaşlarımın gelmesini dört gözle bekliyorum. Daha önce tatmadığım, bambaşka bir duygu var üzerimde, mutluyum ki hem de nasıl.
‘’KIZLAR BEN AŞIK OLDUM, PEK FENA…’’ diyorum… Her anım, her nefesim o… Başka hiçbir şey düşünemiyorum… Biraraya geldiğimizde eski erkek arkadaşım olan ortağına, durumu açıklamamız gerektiğini konuşuyoruz. Arkadaşlık sorumluluğu, bilinci ve saygısıyla, diğer ortağa soruyoruz. ‘’Açıkça söyleyelim…’’ bence diyor. Ve ona da söyleyip, rahatlıyoruz. Her ne kadar rahatlasak da aralarında inceden bir çekişme olduğunu hissediyorum. Ya işten ya da aşktan kaynaklı…
Bu arada aynı şirkette olmak oldukça heyecan verici, bir odadan bir odaya, karşılaşma heyecanıyla yaşıyorum. Bazı günler şirkette bazı günler devlet dairesinde çalışıyor hatta. Bazı öğlenler beni görmek için geldiğini de biliyorum. Aynı zamanda, danışmanlık firmasında, masraflar işleri aşıyor, birikimimiz de olmadığından maddi sorunlar çıkmaya başlıyor derken, bütün sorumluluğu üzerime aldığımı fark ediyorum. Bu arada ortak çalıştığımız arkadaşım okulda ve ben şirkette zaman geçiriyorum. Yine takdir alma duygusunun yarattığı, aşırı fedakarlık duygusu ön plana çıkıyor mu dersiniz? Neyse ki farkındalığım çabuk gerçekleşiyor.
2000 yılbaşında ilişkimizin en güzel zamanları, kendimi muhteşem hissettiğim dönemler, sürekli gittiğimiz türkü bara annemi de davet ediyoruz. Annem, ben ve aşkım. Eğleniyoruz, sarılıp fotoğraflar çektiriyoruz. Annem sakin, sade, mutlu ve huzurlu görünüyor. Onu çok nadir öyle görüyorum. Gece erken eve erken dönüyor, beni aşkımla baş başa bırakıyor. Biraz şaşırıyorum o rahatlık haline ben de onu durağa bırakıyorum. Bundan kısa bir süre sonra, şimdi hatırlamakta zorlandığım bir sebepten ayrılıyoruz. Bir değişiklik seziyorum onda. Eskisinden de fazla içmeye başlıyor. Sürekli gittiğimiz türkü barda karşılaşıyoruz. Ve hatta artık onu görmeye gidiyorum de denilebilir. Uzaktan da olsa görüyoruz birbirimizi. Bir akşam masaya salatalık ve havuç, limon ikramı gönderiyor ve gidiyor. Gittiğimizi mekanın özel klasiği…
Ortaklardan biri müzik grubunun saz çalan solisti, müzisyeni aynı zamanda, o dönemler jazz formatında türküler yapıyorlar. Kafalar karışmasın diye yazayım ki, beş ortaklar, müzik grubu ise yedi kişi… Hemen hemen hepsinin müzik dışında bir meslekleri daha var. Şimdi sahnelere, hayatımıza neşe katan, enerjisiyle hepimizi coşturan Uğur Aslan ise assolist… Üniversite bir, iki… Her hafta sonu aynı bara gidiyorum, bütün harçlığımı oraya yatırıyorum. Hafta başında almam gereken harçlığı annemden Cuma günleri alıyorumki, rahat rahat içip eğleneyim. İyi ki de öyle yapıyorum. Yakın yıllarda fark ettiğim, psikolojik yani duygusal hastalıkları fark ederek ilaçların pençesine düşmekten, müzik, dans, halay ve sınırsız sayıda içerek eğlenmeme sebep biralar da kurtarıyor beni. Sarhoş olup koptuğum zamanları saymazsak tabi. Koptuğumda ise kimbilir kimin kontrolüne geçip, hatalar yapıyorum, yıllar sonra anlıyorum. Bilinçaltı devreye girip sana istediğini yaptırıyor henüz farkına varmıyorum, sarhoş olup, kendini kaybetmen bedelinin çok ağır olduğunu. Yine de annemin bana güvenmesinin de etkisi olacak ki, gece merkezden çok uzaktaki evimize sapasağlam dönmeyi başarıyorum. Sonrasında gün 24 saat ben hala onu düşünüyor, onu yaşıyorum. Hani derler ya ‘’Düşündüğün kişi de seni düşünüyordur.’’ Diye bizimki de o hesap. Gece geç saatlerde yazıyor ancak. Bizim deyimizle kafayı bulunca, o da ben de uzun ca bir süre vazgeçmiyoruz. Ve hatta bir gece herkes uyurken, giriş kattaki evimizde, camdan içeri alıyorum. Bu arada, ayrılmadan önce birlikte olmak ve olmamak arasında yaşadığım gerginlikte, tam olarak olmasa da birbirimizin oluyoruz. Sonrasında onun farkındalığı ve cesaretiyle konuşuyoruz. Ondan önce birlikte olmuş olmam, ilişki değerlerimizi değiştiriyor. Oldukça geleneksel bir aileden geldiğini hatırlıyorum. Ve hatta babasının da ona müdahale ettiğini duyuyorum içimde. Sonrasında, yani yıllar geçtikten sonra anlıyorum ki, annemle buluştuğumuz gece, annemin onun hayatını kopyaladığımı farketmesiyle gizli bir anlaşma dönüyor aralarında. Hani şu filmlerde anne kızın sevgilisiyle konuşur ya, bizimkiler sessizce anlaşıyorlar. Gözleriyle belki de. Gözlerle anlaşmanın tılsımı da, birbirine karşı tamamen dürüst olabilen insanlar arasında gerçekleşmesi, yani telepati dediğimiz anlaşma biçiminin mayası sadece gerçekleri yaşayabilen dürüst insanlara evrenin bir hediyesi olması. Yıllarca neden birlikte olamadığımız o sorusunun cevabını, yetişkin olduğumda, annemin farklı bir sosyo kültürel çevreden yaptığı evliliğin bedelini ağır ödemesi, benim ilk aşkıma müdahalesiyle son buluyor. Şimdi dönüp baktığımda, bir gelişimci olarak, kimyasal aşkın yarattığı, birbirini yeterince tanıyıp sevmeden yapılan evliliklerde, çocuk yapma tercihiyle, zorla devam ettirilen aile ilişkileri, mutsuz evlilikler olarak gözüme çarpıyor. Bu farkındalığı ilk yaşadığımda, sanki bugün ilk kez gerçekleşiyor acısına dayanmak, annemin müdahalesine bir öfke krizi, aşkından olmanın yarattığı üzüntüyle ağlama nöbeti geçirdikten sonra gerçeğe uyanıyorum. Onunla evlendiğimizde, okumanın, yazmanın ve sonrasında gönül yolculuğu olarak tasvir ettiğim hayatımın pek de mümkün olmayacağını fark ediyorum. Ve şimdilerde ise, ‘’Rabbim iyi insanlarla karşılaştırsın…’’ duasının anlamını, gerçek hayatımda yaşadığım insanlardan biri oluyor. Şükür sebebim…
Yeni arkadaşlarım da olmaya başlıyor yavaş yavaş.
Annem de o yıl, ikinci evliliğini gerçekleştirme kararı alıyor. Evlenmeyi düşündüğü adam da öğretmen ve dört çocuğu var. Ablam bizimle bir yıl kaldıktan sonra, mezun olup Diyarbakır’a çalışmaya gitti bile. Çocuklarından ikisi kız, ikisi erkek. Bu dışarı çıktığımız kızlar var ya, işte onlar… Adam oldukça efendi, şahsına münhasır denilecek, saygı duyulacak insanlardan… Ancak bana bir şeyler eksikmiş gibi geliyor. Ben anne, annem evlat yerine geçiyor, sonra fark ediyorum. İçimden ve dışımdan güçlü bir ses, evimizi taşımamamızı, dağıtmamamızı söylüyor. Annemle epeyce konuşuyoruz. ‘’Gerekirse, çalışırım yine de bu evde kalırım.’’ diye diretiyorum. Kısa bir süre, annem onlarda kalıyor. Kızlar da ben de. Şirketi kapatıp, yarım kalan işlerimizi evden yapmaya çalışıyorum. Tam da ilişkimin bittiği zaman denk geliyor. Kızlarla hep aynı şeyleri konuşuyoruz. Onların da aşkı var, uzaktan yaşananlardan. Bir gün gazeteye ilan verip, telefon beklerken ayrıldığım kişiden bahsederken, telefonun tuşlarıyla oynuyorum bir yandan. Ayrılmanın verdiği özlem ve öfkeyle konuşuyorum derken ev telefonunun ahizesinden bir ses geliyor…. Alo Alo… Elime alıyorum şaşkınlıkla ahizeyi… Birden onun sesini duymamla telefonu kapatmam bir oluyor. Arkadaşım ‘’ Ne oldu?’’ diye sorarken, birbirimize bakakalıyoruz. ‘’Sanırım konuştuklarımızı duydu… ‘’ diyorum… Emin olmak için cep telefonuyla, diğer odaya gidiyorum, evi arayıp, duyup duymadığını anlamak için… Elbette, ses duyulmuş, hem de konuşmanın en hararetli anına şahit olmuş olarak, yaşanan olayın şoku, kendimden utanarak kalıyorum öylece… Bir daha yüzyüze nasıl bakacağımızı düşünerek… Olayın incelemesini yapıyoruz… Telefonun ahizesinin yana doğru kayması, benim onun ezberde olan numarasını konuşurken sürekli tuşluyor olmam, onun o anda müsait olup telefonu açması, konuştuğumuz konunun onunla ilgili olması ve hatta en hararetli anına denk gelmesi nasıl mümkün olabiliyor? İstendiğinde ve planlandığında dahi olasılıkları bir araya getirmenin zor olacağı bir şey kendiliğinden mi gerçekleşiyor? Anlattıklarıma kendim inanmakta zorluk çekerken, bir başkasına nasıl anlatacağımı ya da onun anlattıklarıma nasıl inanacağını da konuşuyoruz bir yandan… Siz ne dersiniz, bilinç dışı gerçekleşen bir eylem mi? Bilinçaltından gelen kontrolsüz gerçekleşen istendik bir eylem mi? Her iki koşulda da, ayrılığı netleştirmek için, sözüm ona Dünya’nın aldığı bir önlem mi? Hele ki bir seferinde, cep telefonu kullanmaya yeni başladığımız zaman, arkadaşıma mesaj göndermeyi tarif ederken, ‘’ Seni seviyorum.’’ yazdıktan sonra, yanlışlıkla ona gönderip, o anda donakalmam mı? Yanlışlıkla da olsa gerçeği yazmanın muhteşem bir duygusu vardı o zaman da… Evrenin tesadüfmüş gibi hissettiren gücünün, günü geldiğinde anlayacak aklı vermesine duyduğum saygıya ve güzelliğine ithafen… Ve evet… Gerçekten seviyorum.,,. Bir kere sevilen sizce de sevilmiş olmuyor mu hakikatte… Kendi tarihimizin belli bir bölümünde…

Seviyorum, deli gibi seviyorum…. Gözlerinden ‘’yol’’ aldım gidiyorum… derken ‘’Uzun ince bir yolda’’ olduğumuzu ve bu yolun her bir parçasının birbirinin devamı olduğunu hatırlatayım istiyorum. Eee ne demişler, ‘’ Bir adamın çamuru, diğerinin altınıdır.’’

Ömrümün en uzun mesafeli yolculuğunu, otobiyografimi yazdığım bu günlerde, gerçek hayatta katettiğim en uzun mesafenin mutfakla, yatak odası arasında yürüdüğüm yol olması da hayatın ironik bir yaklaşımı değil mi sence de? Ben gecenin yıldızı olan kendime, ay tutulmasına saatler kala, bir Türk kahvesi için mutfağa doğru kısa bir yolculuğa çıkarken, aşkımın yıldızından bir parça da sana bırakıyorum…
Annemin ikinci evliğini merak edenler için, balayından birkaç gün sonra bitiyor, annem eve dönüyor. Kendini gerçekleştiren kehanet gibi hissediyorum… ‘’Anne no oldu, bakire mi çıkmadın yoksa?’’ diyorum… Uzun uzun gözlerimizin içine bakarak, gülüyoruz, gülüşüyoruz. ‘’İyi ki birlikte karar vermişiz, iyi ki varsın der.’’ gibi. Annemin sessiz onayını, takdirini alıyorum, yetişkin olduğumda kendi hakkımı verircesine… Yüzüme söylememesinde sebep arıyorum yıllarca… Dışardan gelen bir takdirin beni yuvadan erken uçurabileceğini, içerden gelen bir takdirin zamanı geldiğinde, hakkımla dönüşüp gerçeğimi besleyeceğini şimdilerde anlıyorum… Annemin sessizliğine, benim yaşadığım olaylardaki duruşuma hayran kalıyorum. Hele ki yaşlarda… Yaşım en fazla 20…

Saat 14.14… Sosyal kurallara göre öğle zamanı, içmenin makul olduğu bir saatte, hayatın bana sağladığı haklı torpilimle, bir parça bana biraz borçlu olduğunu hissetmemle, bir Bomonti açıyorum kendime…

Canım Aşk Ozanımız Sezen aksu ve Cihan Okan şarkısı açıyorum yanına da… Meral Okay’la aşklarına olan hayranlığımla, bir ışık da ben gönderiyorum gittikleri diyara… Seviyorum diyorum. Hem seveni, hem sevileni, hem de sevgi dileyeni…

Gece çok genç, arzular şelale… Haber etsek o yare, Gelse Bomonti’den, şereflendirse bizi… Olsak teyyare… Yine mi güzeliz, yine mi çiçek…

Haber verenlerimizin bol, eski yeni demeden şerefimizle, onurumuzla hatırlayabileceğimiz hikayelerimizin sonsuz olması dileklerimle… Elbette yaşadıklarımızın sonrasında, yeniden o yıllara giderek, görüşerek, yazarak, çizerek… Mutlaka temizleyerek… Geçmişin temizliği, gelecekteki ilişkimizin temeli ya da basamağı olduğunun farkına vararak. Bir kadının batan gemisi diğerinin Aşk gemisi olabiliyormuş ya, ilişki kurduğumuz herkesin birbirine içerden, dışarıdan bağlı olarak, yaşadığımızın anlam ve önemine de parmak basmak isterim ayrıca. Diyoruz ya ”Niye hep aynısı beni buluyor?” diye. Buluyorlar mı yoksa geçmişimizi okuyup yavaş yavaş eskiye mi dönüşüyorlar?

Funda TUNÇ
Anadolu Kalbi’nin Uyanışı

Funda T.T

Funda T.T

Bildiğiniz üzere, ben bir yazarım. Bana yazarım, bize yazarım, ona yazarım, kışa yazarım, yaza yazarım... Aklıma yazarım, mutluluğa yazarım. Derine yazarım, şerefine yazarım. Sonsuzluğa yazarım, sevgiye yazarım. Beyaza yazarım, renklere yazarım... Nefese yazarım, suya yazarım... Dudaklara yazarım, öpücüğe yazarım. Neşeye yazarım, ışığa yazarım... Sağlıga yazarım, toprağa yazarım. Derde yazarım, dermana yazarım. Sessizliğe yazarım, kar tanelerine yazarım... Dünya'ya yazarım... ANAdolu'ya yazarım. Sana yazarım, gözlerine yazarım. Bir'e yazarım, bütüne yazarım... Öle yazarım ölmem de Aşk'a yazarım... PeriFunYoga

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir