İnsanca Yaşamın Çöküşü
Bu dünya, insanın insanca yaşayabileceği bir sistemin dışına taştı. Her türlü düzeni, düzensizliği, ideolojiyi ve dayatmayı bir arada deneyimliyoruz. Üstelik bunu hızlandırılmış bir maruz kalışla yaşıyoruz.
Tüm bu kaotik oluşumlar, kendi içinde yeni bir dünya doğurdu. Kimisi buna “yeni dünya düzeni” diyor, kimisi “frekans değişti” diyerek tarifliyor. Herkes gördüğünü, yaşadığını kendi algısıyla anlamlandırıyor. Ancak bu bireysel tanımlar zamanla çatışmalara dönüştü. Kavramlar; insanları birleştirmek yerine bölmeye, düşmanlaştırmaya başladı.
Farklılıklarımızı zenginlik olarak görmek yerine, nefretin toprağına tohumlar ektik. Bugün içinde yaşadığımız dünyayı, aslında dün kendi ellerimizle inşa ettik. Şimdi ise onun içinde boğuluyoruz ve şikayet ediyoruz.
Yeni bir varoluş kaçınılmaz. Üstelik bu kez, büyük bir zihinsel ve ruhsal sıkışmanın içinden çıkacak. Beyinlerimizin gerçek kapasitesini, ruhumuzun öz gücünü ve kalplerimizin insanlık kuyusunu, son gücümüze kadar daha iyiye adamak zorundayız.
Oysa biz bunu yapmak yerine; kavramlara takıldık, tartışmalarda boğulduk. Kendi fikirlerimizle başkalarının fikirlerini çarpıştırdık. Üstelik çoğu fikir zaten bize ait bile değildi. Yönlendirildik. Algı yönetimlerine teslim olduk. Özgünleşemedik. Çünkü farklı olmak; bir noktadan sonra günah, yasak, ayıp ya da vatan hainliğiyle eş tutuldu.
Siyasi ideolojilerin bize ne kazandırdığını sormadık. Onları savunanların geçici refahına bakarak, bir fikre sadakat geliştirdik. Oysa unutmamamız gereken tek bir şey vardı:
İnsanlık.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde, “Türk’üm” dediğimde faşistlikle suçlanabiliyorum. Kimliğim, siyasal İslam’ın potasında eritilmeye çalışılıyor. Bu topraklar artık; sahte hocaların, din tüccarlarının, milliyetçilik demagoglarının, Batı hayranlarının ve Arap sevicilerinin çıkar çatışması haline geldi.
Her şey olmaktan çekinmedik, ama insan olmak bize ağır geldi.
Tarihe baktığımızda büyük zulümleri kimler yaptı? Türkler mi? Yoksa kapitalist Batı’nın işgalci devletleri mi? Biz, kimliğimize sahip çıkmak isterken daha da hırçınlaştık. Ve bu hırçınlık içinde suçlu gösterildik.
Ama ya asıl mesele insanlık olsaydı?
Fakirlik Değil, Sefalet Çökertti Bizi
Cumhuriyet kurulduğunda fakirdik ama sefil değildik. Bugün ise tevekkülden dem vurup, parayı gördüğünde her şeyi satan bir ruh haline büründü.
Talat Tekin/ Orhon Yazıtları kitabında, yazıtlarda etik, ahlak, cesaret, savaşçılık ve İNSALIK okursunuz. Soruyorum size, kendine Türk milliyetçisiyim diyenler öyle mi? Namuslu muyuz biz?
Bizim bugünkü “namus” tanımımız yalnızca kadına indirgenmiş durumda. Yazık bize ki yalnızca kadına. Kadın güldü mü, giyindi mi, konuştu mu hemen yargılıyoruz. Oysa bu arada dünya, bizi yerin dibine gömüyor.
Kendi içimizde bölünürken, siyasal İslam bize sürekli yeni düşmanlar gösterdi. Ve günün sonunda, belki de gerçekten:
“Tanrı öldü.” (Nietzsche)
İnsan olmanın ilk şartı, bütün kalıplardan sıyrılmaktır. Dinin, ırkın, ailen, ideolojin… Hiçbiri seni diğerine yabancılaştırmamalı. Ta ki temiz bir kalp ve berrak bir zihinle “öteki”ne sarılabildiğin ana kadar.
O andan sonra:
-
Köklerini araştır, öğren, sahip çık.
-
İnancını sorgula, hissedersen inan.
-
Duruşunu oluştur ama başkasını yıkmadan.
İşte o zaman dünya üzerinde kapsayıcı, birleştirici ve onarıcı bir varlık olabilirsin. Ve bu dönüşüm, senin Türklüğünden bir gram bile eksiltmez.
Zira eksilecek bir tarihimiz yok.
Sadece yüzleşilecek bir gerçekle karşı karşıyayız:
Ya yeniden insan olacağız ya da her şeyin küllerinde boğulacağız.
Velhasılıkelam Evrensel bakış