Zor ve korkunç bir çağa denk geldik. Üstelik korkunç olan sadece yaşananlar değil; onlara alışıyor oluşumuz. Haftalardır konuşulan Jeffrey Epstein dosyaları… Bir zamanlar gündemin merkezindeyken, şimdi yavaş yavaş geri plana itilen Gazze… Acıların bile ömrü kısaldı. Felaketler hızla tüketiliyor, vicdanımız gündem döngüsüne yeniliyor. Elim yazmaya gitmiyor bazen. Ne yazılır, ne anlatılır bilmiyorum. Sanki söylenecek her şey söylenmiş de sıra susmaya gelmiş gibi.
Gün içinde defalarca duyduğumuz ya da bizzat kurduğumuz o cümle: “Dünya yaşanacak yer olmaktan çıktı.” Gençlerin daha sert, daha umutsuz versiyonu; “Bu dünyaya çocuk getirilmez.” Bu sözler ilk söylendiğinde bir isyan gibi yükseliyor, sonra kartopu misali büyüyüp ortak kanaate dönüşüyor. Sıradan insanların zihninde dolaşan bu düşünceler, dünyayı sıradan insanların yaşayamayacağı bir yer gibi göstermeye başlıyor.
Peki, gerçekten böyle mi düşünmeliyiz?
Dünya kötülükle kuşatılmış olabilir; ama kötülere bırakılacak kadar değersiz mi? Tarih bize şunu gösteriyor; kötülük çoğu zaman örgütlüdür, cesurdur ve ısrarcıdır. İyilik ise çoğu zaman mahcuptur, sessizdir ve geri çekilmeye meyillidir. Belki de bugün en büyük sorun, iyiliğin suskunluğudur.
Tam da bu düşünceler içindeyken, Sait Faik Abasıyanık’ın Kumpanya adlı eserindeki bir hikâye dikkatimi çekti. 1940’lı yıllarda üniversiteye başlayan genç bir öğrencinin babasıyla yaptığı bir konuşma… Genç, babasına ürpertici bir ihtimal sorar;
Günün birinde zalim bir otoritenin emrinde olsan ve sana gözleri hayat dolu bir çocuğu idam etmen söylense; ya da bunu yapmazsan bir mabedin yıkımına ortak olman istense… Ne yapardın?
Baba soruyu dolaylı cevaplarla savuşturmaya çalışır; sonunda da oğluna “Sen adam olmayacaksın,” der. Aslında cümlenin alt metni açıktır; emre itaat etmek, düzeni korumak, otoriteye boyun eğmek… “Adam olmak” belki de budur ona göre.
Genç adam aynı soruyu arkadaşlarına da yöneltir. İçlerinde tarihçi, şair, okumuş yazmış kimseler vardır. Bir başka varsayım kurar; Yanan bir müze, panik içindeki bir kalabalık, içeride bir çocuk ve kurtarılması gereken “önemli” bir eser… Hangisini kurtarırsınız?
Çoğunluk, kültürü, tarihi, sembol değeri yüksek olanı seçer. Sadece bir kişi — ironik biçimde tarihçi olan — çocuğu kurtaracağını söyler. Çünkü vicdan, eğitimin önündedir.
İşte tam da burada durup kendimize sormamız gerekmiyor mu? Biz merhametimizi ne zaman kaybettik? Ne zaman diplomanın, unvanın, kariyerin; insan hayatından daha kıymetli olabileceği fikrine alıştık?
Bugün dünyanın geldiği noktada yalnızca siyaseti, ekonomiyi ya da teknolojiyi konuşmak yetmiyor. Asıl konuşmamız gereken şey şu; Biz nasıl insanlar yetiştiriyoruz? Çocuklarımıza “başarılı ol” derken, “iyi ol” demeyi ihmal mi ediyoruz? Eğitimli ama vicdansız bireyler mi çoğalttık? Aklı parlatırken kalbi ihmal mi ettik?
1950’lerde kaleme alınmış bir hikâyede genç bir karakterin vicdanı eğitimin üstünde tutması tesadüf değil. Belki de bugünün zeminini o günlerde hazırladık. Vicdanı müfredattan çıkardık; merhameti zayıflık sandık; iyiliği safdillikle eş tuttuk. Sonra da dönüp “Dünya yaşanacak yer olmaktan çıktı,” dedik.
Oysa dünya kendiliğinden kötüleşmez. İnsan eliyle hoyratlaşır, insan eliyle iyileşir.
Asla kötülere bırakılmamalı bu dünya. Herkes gücünün yettiği yerden bir direniş başlatmalı. Kimi kalemiyle, kimi sesiyle, kimi yetiştirdiği çocukla… Mücadele her zaman meydanlarda olmaz; bazen bir çocuğa adalet duygusu öğretmekle başlar.
Belki de yeniden şunu hatırlamalıyız; Bir müze yanarken kurtarılacak ilk şey insan hayatıdır. Bir düzen yıkılırken korunacak ilk şey vicdandır. Eğitim elbette gereklidir; ama vicdan olmadan yalnızca daha sofistike kötülükler üretir.
Evet, zor bir çağdayız. Ama zor çağlar, iyi insanların geri çekilmesini değil; daha fazla sorumluluk almasını gerektirir. Çocuklara “Bu dünyaya gelmeyin,” demek yerine, “Bu dünyayı değiştirecek insanlar olun,” demek zorundayız.
Çünkü dünya yaşanacak yer olmaktan çıkmadı. Biz onu yaşanır kılma sorumluluğunu unuttuk.
Hatırlamanın vakti gelmedi mi?
Velhasılıkelam Evrensel bakış