Dünya hızla dönüyor, teknoloji her gün yeni bir yenilikle kapımızı çalıyor. Akıllı telefonlar, yapay zekalar ve içine daldığımız dijital mecralar hayatımızı kolaylaştırıyor, buna şüphe yok. Ancak madalyonun diğer yüzü içimizi sızlatıyor: Kolaylaşan hayatımızın içinde, insanlığımızın en kıymetli hazinesi olan “samimiyetimiz” giderek yok olmaya yüz tutuyor.
Bugün sosyal medya hesaplarımızda yüzlerce dostumuz, takipleştiğimiz binlerce insan var. Görünüşte çok kalabalığız ama insanoğlu tarihinin en yalnız dönemini yaşıyor. Neden bunca bağlantıya rağmen kalabalıklar içinde derin bir sessizlik var? Cevap basit ama acıtıcı: Sahiciliği kaybettik. Dostluklarımızı klavyelerin ardındaki soğuk harflere, ekranlardaki yapay ifadelere emanet ettik. Eskiden bir bardak demli çayın sıcaklığında, gözlerin içine bakarak yapılan o derin sohbetlerin yerini, beğeni sayıları ve kaydırılıp geçilen hikayeler aldı. Bir dertle dertlenmek, artık sadece bir emoji göndermekten ibaret hale geldi.
En büyük tehlike ise bu yapaylığın dilimize de sirayet etmesidir. Her şeyin hızla tüketildiği bu çağda fabrikasyon cümleler, birbirinin kopyası fikirler dört bir yanımızı sarmış durumda. Oysa bize akademik, süslü ve kitabi laflar değil; doğrudan yüreğe dokunan, buram buram insan kokan, içten ve halkın dilinden cümleler lazım.
Biz çağın getirdiği yeniliklere düşman değiliz. Ancak teknolojinin bizi esir almasına, içimizdeki o kadim samimiyeti, dostluk ve vefa duygusunu söküp almasına da izin vermemeliyiz. Gözümüzü o parlak ekranlardan biraz olsun ayırıp, yanı başımızdaki insana bakmanın vaktidir. Unutmayalım ki dünya ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin, insanın şifası yine insanın kendisindedir.
Velhasılıkelam Evrensel bakış