Günümüzde memleketimizin içinde bulunduğu durum, ayrımları bir kenara bırakmayı, ortak bir varoluş ve direniş bilinci oluşturmayı zorunlu kılmaktadır. “Sağcı mısın, solcu musun?” gibi kutuplaştırıcı sorular, artık bireysel ideolojik tercihlerimiz ne kadar önemli olsa da, toplumsal gerçeklik ve varoluş mücadelesi açısından önemini yitirmiştir. Çünkü zaman, bizim tartıştığımız sorunlardan çok daha büyük, daha karmaşık ve hayati meselelerle doludur.
Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi: “Özgürlük, kendini yaratmaktır.” Ancak biz, özgürlüğümüzü yaratırsak bile, onu yaşamak için ortak bir zeminde buluşmak zorundayız. Bugün memleket, ekonomik sömürü ve bağımlılıkla boğuluyor; hammadde tedarikçisi, emek gücü deposu olmaya mahkûm ediliyoruz. Kapitalist küresel düzenin çarkları arasında “küçük” bir oyuncu olmanın ötesine geçememiş durumdayız. Bu durum, Antonio Gramsci’nin “egemen kültür” kavramını anımsatır; hegemonya altında bilinçler şekillenmekte, bağımsızlık yalnızca isimde kalmaktadır.
Ordumuz itibarsızlaştırılmış, devlet kurumlarımız ele geçirilmiş, toplum ise derin bir kutuplaşma ve güvensizlik girdabına çekilmiştir. Bu, Hannah Arendt’in totalitarizm üzerine analizleriyle de paralellik gösterir: “Korku ve güvensizlik, insanları birbirine düşman eder.” Bu durum, devletin ve toplumsal yapıların sağlıklı işleyişini tehdit eden en büyük unsurdur.
Eğitim sistemi çökmüş, bilgiye erişim mekanizmaları çarpıtılmıştır. Michel Foucault’nun bilgi ve iktidar ilişkisi üzerine görüşleri burada anlam kazanır; bilgi sadece özgürleştirici değil, aynı zamanda baskı aracı haline gelmiştir. Üniversite mezunu olmak artık gerçek yetkinlik ve beceriyi garanti etmemekte, sosyal statü ve ekonomik imkânlar bir kast sistemini yaratmaktadır.
Toplumumuzda kavramların içi boşalmış, ideolojiler yalnızca isimlerde kalmış, gerçek anlamlarını yitirmiştir. Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi: “Tanrı öldü.” Modern anlamda, bu Tanrı’nın ölümü, ideolojilerin de krizini ifade eder; insan artık kendini tanımlamakta zorlanır hale gelmiştir. Ancak Nietzsche, aynı zamanda bu boşluğun yaratıcı bir yeniden doğuşun zeminini oluşturabileceğini savunur.
Kavram karmaşası, manipülasyon, derin kutuplaşma memleketimizi tehlikeye sürüklüyor. Toplumsal kutuplaşmalar ve düşmanlıklar, bireyin kendini ve toplumunu tanımamasıyla, anlayamamasıyla derinleşir. Birbirimizi anlamak ve ortak bir gelecek için aynı gemide olduğumuzu kabul etmek zorundayız.
Sorunlarımızı gerçekçi bir biçimde görmek ve ortak çözümler üretmek için Hegel’in diyalektik yönteminden ilham alabiliriz. Tez ve antitez arasında sürüp giden çatışmalar, ancak sentez aşamasında aşılabilir; biz de farklılıklarımızı yan yana koyup ortak bir geleceği inşa etmeliyiz.
Memleketimiz, Türkiye Cumhuriyeti, laiklik, eşitlik, eğitim hakkı gibi temel prensiplerle var olmuştur. Bu temel değerler, bölünme ve parçalanmanın önündeki en sağlam kaledir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, ancak iç barış sağlandığında anlam kazanır.
Bugün bizden beklenen, geçmişteki kavga ve kutuplaşmaları geride bırakıp, yeni bir varoluş bilinciyle, kolektif bir dayanışmayla memleketi ayağa kaldırmaktır. Martin Buber’in ifadesiyle: “Ben ve Sen” ilişkisinin yerine “Ben ve O” ilişkisi geldiğinde insanlık yabancılaşır. Bu yüzden, kendimiz ve öteki arasındaki köprüleri güçlendirmek hayatidir.
Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz kriz bir “yok oluş” değil, bir “yeniden doğuş” fırsatıdır. Ancak bu, her bireyin kendi maskesini çıkarması, gerçek benliğini kucaklaması ve ortak geleceğe sahip çıkmasıyla mümkündür
Velhasılıkelam Evrensel bakış