TANRI VE TANRIÇALAR

Bir adam, bir kadının yaratıcı olmasını isteyecek kadar büyük bir güce sahipse ve aynı zamanda bir kadın da bir erkeğin yaratıcı olmasını dileyecek kadar sevgi doluysa, güç ve sevginin bir araya gelmesiyle birlikte, Dünya’da huzur bulmasına şahitlik ediyor olabiliriz. Elbette ki bu iki muhteşem akıl ve kalp birbirine kavuştuysa… Bazılarımız için bu, hayatımızın yetişkinlik evresine denk gelebiliyor. Zamanının değil de vaktinin gelmiş olması önemli olan. Yaratan Rahman, yaratıcı Rahim olan birlikteliğinden söz ediyorum elbette.

Onların kavuşması ise, bir ilişkinin gerçek bedende, en üst seviyede buluşulan, tek vücut, tek nefes, tek ruh hâli… Tam teslimiyet ve bence ideal bir karışım… Muhteşem bir sentez… Bütün hücrelerin birbirine karışması… “Sen ve ben” diye bir şey kalmadan “biz” olarak aynı nefeste buluşmak… Hayatı sadece onunla değil de “o” olarak da yaşamak…

Şimdi geçmişte attığım, uhrevi aşk naralarının nerede kaldığını soranlar olabilir. İşte tam da bahsettiğim bu… Yaratılan her şeyde **”O”**nu gördükten sonraki, hepimizin hayalini kurduğu aşk hâline dönüşümümüzden bahsediyorum…

Geçmişte yaşadığımız dönemlerdeki erken evlilik dönemlerini bazılarımız çoktan tecrübe etti de ikinciye dönüyor. Bazılarımız “Aman değmezmiş…” deyip vazgeçiyor. Bu arada, yakın dönem nitelikli ev yazarlığı ve hanımlığı sürecimde, bir yandan cinsiyeti belli olmayan, her iki cinse de muhteşem yakışan bir kedi oldu Mira. Yakın dönem kitabımızda okuyanlar hatırlayacaktır doğumunu… Bir yandan Mira kolumdaki bilekliğimi kemirirken, bir yandan yazmaya, bir yandan ilahi aşkın zihnimde yarattığı gerçekliği tutkuyla sizinle paylaşmaya devam ediyorum. Eskiden, yani bize öğretilen memuriyet hayatımı yaşarken, hani şu yarım gün çalışan, yazın “üç” ay tatil yapan meslek sınıfından bahsediyorum…Pek de kolay değildi efendim… Vakit önemliydi… Sevmeye mi, çalışmaya mı, aklımdakilere mi vakit ayırsaydım bilemezdim… Bir de hayatın üzerime neden bu kadar çok sorumluluk verdiğine çoktan kızmaya başlamıştım bile.

Bu arada, belirtmem gereken bir diğer şey ise, yaz tatilinin sadece öğretmenler için değil, öğrenciler ve aileleri için de oldukça önemli olduğunu söylemeliyim. Hem dinlenmek, hem de hayatın  okul binası ve kitaplar dışındaki gerçekliğini yaşayarak öğrenmek için. Hem hepimizin birbirimizin öğretmeni, hem de öğrencisi olduğu gerçeğiyle birlikte. ODTÜ’lülerin, karşılaştıkları herkese ‘Hocam’’ sıfatıyla seslenmesinin de bu yüzden olduğunu canım hocam İrfan Değirmenci’den aldığım diksiyon dersinde duymuştum. Ve de hayatın sadece öğrenmekten değil, yaşamaktan, sevmekten, eğlenmekten ve paylaşmaktan da oluştuğunu, okul dışında bir hayatta tecrübe etmek için… Bir de öğrenciler için üç ay olan tatil, öğretmenlerin o seneki yorgunluğunun  üzerine, evrak işleri için okuldan öğrencilerden  yaklaşık iki hafta geç bırakmaları ve iki hafta kadar da erken başlamaları sebebiyle, iki ay tatil yaptıklarını ezber bozarcasına haykırmak isterim… Ben bilirim ki o süreyi değerlendirmek için ve hatta dinlenmek için ne kadar çaba gösterdiğimi… Haydi, o da başka yazının konusu olsun…

Şimdi, sevmediğim şeyleri yapmıyorum, bre heyhat… diyesim var… Hatta birçoğunun yeni fark ediyorum. Sevdiğim şeylere gelince, zaman darlığında yapmamız gereken zorunlu şeyleri severek yapmaktan bahsediyorum… Hani bir ev düşünün… Her şey sizin için tasarlanmış… Ancak birçok şey yerli yerinde değil… Henüz… Çünkü, yaratıcılığın ön plana çıkabileceği harika bir sahne… Şimdi Rahman gücü, Dünya gerçekliğini yaratacak, sol beynin hâkim olduğu, elle tutulan gözle görülenin gerçek olduğu bir bilinçte yaratıyor. Haydi dileğim gerçek oldu… Somut Dünya gerçekliğini, adam olma yolundaki gerçekliği bana sundu… Şimdi ‘’Gel keyfim gel.’’ zamanı… Keyif bazılarımız için farklı bir tanıma sahipken, benim için çoğu zaman iyi ve güzel bir şey yapmak, yaratmak, paylaşmak anlamına geliyor. Öyle ya,  Ana olma yolundaki bir insanım ben de en nihayetinde. Anne olmak çocuk doğurmak ise, ana olmak çocuk doğurup ya da doğum yapmasan dahi herkesi ve her şeyi evladınmış gibi sevebilmeyi bana göre tanımlıyor. Belki de öğretmenlere hayranlığımıza bir sebep de, sevgisine şükran, sabrına saygı göstermemizden kaynaklanıyordur. Ne dersiniz?

Şimdi, erkek de hem verdikleriyle yetinen ya da mutlu olan bir kadının varlığıyla beslenip, şükür duaları ve naralarıyla işe gidiyor ve kendi gerçekliğini bulunca da yine eşiyle paylaşıyorsa… Mutluluğun karesi, bir de çocuk ya da evcil hayvanınız varsa mutluluğun küpü be kardeşim… Diğerinin mutluluğuna sebep olan birisi olmak da var bu hayatta… Aldım bir nefes tütünümden. Canım Atatürk’ümüzü da gözlerinin hemen altından elmacık kemiğinin altındaki asaletinden öptüm ki, topraklarımızda hayat bulan, yolunu çizmekte rehberini sevmiş olan sana da yayılsın…

“Kadın altınla, erkek kadınla sınanır.” diyor ya… Mesela, geçmiş dönem imparatorluklarında da, hediyeleşmek âdettendir ya hani. Liderler birbirlerine hediye gönderirlermiş… Gel zaman git zaman, kısa vadeli hediyeler yerini, Dünya hâkimiyetindeki rollerini arttırmaya başlayınca, uzun vadeli hediyelere bırakmış. Nasıl mı?

Her padişahın, liderin, rehberin zaafları yani ırksal zaafları keşfedilip, ona göre hediyeler gönderilirmiş. Saf ırkı değiştirmenin yolu, o ırkı başka ırkla kaynaştırarak kan değişimini sağlayıp yönetimi ele geçirmekten bahsediyorum… Hani dışarıdan kız alıp, kız verme hikâyesi. Eee, bizimkilerin zaafı para değil… Zaten zenginler… Altın desen değil… Memleket altın kaynıyor… İlim, Hukuk, Sanat… Memleket âlimden, sanatçıyla dolu… Zaaf deyince… Güzellik… Güzel deyince de “kadın” geliyor aklımıza. İşte zaafların en şahanesi… Eski Türk Liderlerinin, komutanlarının ve Osmanlı padişahlarının portreleri dikkatinizi çekti mi? Burun yapıları, esmerlikleri ve yüz yapıları… İşte tam da ihtiyaç duydukları şey de, bunun tam tersi… Bu yüzden, tarih boyunca bizim topraklarımızda hediyelerimiz kadın olmuş. Hani devşirme ırklar ve sonrasında onu yönetenin verdiği kolaylığa yatırım yapmak gibi düşünebilirsin. İşte bir imparatorluğun çöküşü, sarayların halktan ayrılıp, liderlerin zevk ü sefa, halkın ise vergilerle kırılıp geçirildiği süreçler de böyle başlamış. Uzun süreli yatırımlar olarak da düşünebilirsin. Hani derler ya, “Kaleyi içeriden fethetmek.” diye…

Truva’da, zafer sarhoşluğu yaşayan bir halka verilen hediyeyle kandırılan bir halkın sonucunda oluyor… Büyük zaferlerini kutlamak üzere gelen bir “at” heykeli sayesinde… Savaşın sebebi ise, “aşk.’’ Birbirine aşk ve sevgiyle bağlı olmayan bir adamdan, sevgi dolu bir adamın, Paris’in Dünyalar güzeli Helen’i ondan almasıyla.

Birisi, erkek olan eşi, kılıç kalkan savaşabilecek bir erk gücüne sahipken, âşık olduğu adam tam tersi, hayatı şiir tadında yaşayan, okçu bir erkek. Babasının yani kralın oğluna olan hayranlığı, sevgisi hem sesinden hem de gözünden okunuyor. ‘’Ah Paris…’’ diyor, filmin bir sahnesinde. Bir oğluna hayranlık, diğer oğluna ise şükranlık besliyor belli ki. Paris’in Adam oluşu Helen’den sonradır diye düşünüyorum ki… Savaşta Achilleus(Aşil), tek zaafının olduğu yerden okla vurarak, tarihin en büyük savaşçılarından birinin canını alıyor. Annesinin onu korkularından arındırırken yani vaftiz ederken ki bence korkusuzluk ölümsüzlüğün başlangıcı, sadece eliyle tuttuğu bir bileği kalıyor. O da Aşil’in okla vurulduğu yer. Demem o ki  “Öldürüyor” demememdeki sebep, canını aldığımız her ne canlı olursa olsun, onun ruhundan bir parçayı da ömrümüzce taşıyoruz. Mesela, bir sivrisinek canı dahi alırken aklınızda bulunsun isterim…

Aa bak bir de aklıma ne geldi… Atatürk’ün savaştığı liderleri de düşünelim bir de… Anıtkabir’de, hayatlarında en değer verdikleri savaş aletlerinden tutun da, en sevdikleri eşyalara varana kadar hediye alabilen bir liderden bahsediyorum. Hani öyle gönüllüce… Kılıcını dahi teslim eden, padişahlar, şahlar var… Hayranlığın zarafetine gelelim hep birlikte… Sen de şimdi hissediyor musun? Benim tüylerim ürperiyor, tüm hücrelerim gururla ve aşkla doluyor… Hem şimdiden… Hem de geçmişten… Amacım bir insanı yüceltmenin de ötesinde, ondaki ruha saygı ve sevgi gösteren nice liderlerin de olduğu… Bu ar’mağanlar, yenilgi sonucundan değil hayranlıktan veriliyor. Onlar da bizim gibi biliyor ki, bir Türk’ün sadece kendi ırkına değil, Allah’ın yarattığı bütün canlara hizmet etmek üzere çok büyük sorumluklar aldığını. Ee diyeceksin ki, “Biraz önce sorumluluk bırakmanın güzelliğinden bahseden sen, şimdi sorumluluk almaktan nasıl bahsediyorsun?” Şöyle söyleyeyim canımın içi, erkeklerin kendi güçlerini dünya hayatında gerçekleştiremeden, evde oturup, fiziksel güçleri zayıfladıkça, maddi güçlerini ve hatta erk güçlerini yitirdikleri bir dönemde yaşıyoruz. Çünkü, güçlerini kadınlarla paylaşmış ve hatta para kazanmaları, evin geçimine katkı sağlamaları şartıyla kadınlarına bir yaşam sunmuş durumdalar. Kadınlar ise, dişiliğini ön plana çıkaracak dinlenme, güzelleşme, yemek, sanat ve muhabbetten uzak, fiziksel güçlerini sonuna kadar kullanıp, yatağa yorgun argın, mutfağa bıkmış hâlde giriyorlar… İkisi de cinsiyet rollerini yaşayamamaktan mutsuzlar… Hıh… Şimdi işte böyle bir durumda, benim gibi her iki rolü de bütün gücüyle üstlenmiş, devlet memuriyetliğinin bir yaşam biçimi olduğu bir annenin kızıysan… Hayatını, erkin eline bırakmak yapılan en büyük devrim oluyor bana göre… Ben yazarken bir yandan senden, bir yandan geçmişimden destek gelirken bir yandan da, tam tersini söyleyen içsesimin naralarıyla uğraşıyorum ya… Hadi hayırlısı. Yazan benim de yazdıranın varlığına saygım, sevgim sonsuzluğundan…

Şimdiki yazdıklarımla, kurulan sisteme bir tekme atmaz mı? Düşünsene “Çocuk da yaparım kariyer de…”… Evet doğru… Ancak kariyer hedefine doğru adım adım… Kariyerden kastım ki, buram buram sevgi ve sanat, bilim ve felsefe içeren yaratıcılığımızı ön planda tutarak, eh biraz da kadın olmanın hayatımızdaki şanslarından biri olan güzelliğimizi işlerimize, mesleğimize taşımamızdan bahsediyorum. Erkeklerin yapabileceği her şeyi ben de yaparım…Veya kadınların yapabileceği her şeyi ben de yaparım.  Yapalım da birbirimize de sunalım. Yaptığımız iş ile çocukluğumuzda hayal ettiğimizle aynı olana kadar… Çocukken ne olmak ya da ne yapmak isterdin? Bizim için hatırla, kendin için… Çocuklarımız ve çocukluğumuz için… Geleceğimizin güzelliği, Dünya’mızın iyiliği için.

Anlatmaya çalıştığım şey şu ki, bu kadın ve erkeğin yarışı değil… Tam olarak birbirlerini destekleme, yükseltme ve yüceltmek için birbirini tamamlamak, bütünlemek için yaratılmış iki farklı cinsiyet. Düşünsene, sen eşini gerçeğiyle övüyorsan, asıl olarak sadece onu mu, yoksa senin de onda yarattığın gerçekliği mi övüyor ve seviyorsundur? Kadın anlatarak, adam yaparak gösterir ya… Onu da göz ardı etmeden tabii… Seni seviyorum. Bu böyle biline. Hak böyle yazıla… Şimdi senin de beni neden bu kadar çok sevdiğini ve gerçekte nasıl sevdiğini daha da anlamaya yakın durumdayım… Gözlerim doluyor, dudaklarım gülüyor. Sebebi sen…

Aklıma gelmişken, barbunya yapmışken, bir de yanına tarhana çorbası pişirmişken… Ee, bir de önceden kalan Greçka, namıdiğer karabuğdayımız var ki sebzeli…

Bir yandan türkü lezzetini yemeklere, yaşadığım evin mutfağına indirirken… Mideye indirmeden önce de şöyle bir bedenimi Anadolu kıvamında sallamış, gökyüzünden yeryüzünüze dileklerimi gönderirken, bugünün türküsü “Garip bir kuştu gönlüm”. Dinlerken, Müslüm Gürses’in hepimize babalık yaparken, Muhterem Nur’un onu olduğu gibi sevmesiyle yarattığı sihir geliyor aklıma… Hani yaş aldığı yıllarda beyazları giyip, türkülerine yeni bir nefes katmasına sebep olan aşkından bahsediyorum. Resmi nikâhla evlendiler mi hatırlamıyordum ki yeniden izledim bugün o muhteşem filmi. Gönül nikahlarıyla da, birbirlerine pek iyi geldiler diye düşünüyorum…

Ben benim neyi, niçin yaptığımı henüz anlıyorum. Yaparken sebepsizdi sanki. KOLAY… Bir de sadece öğretileni bırak da inandığını yaşamaya bak hele… Abooo!!! Haydi hep birlikte ve daha nice güzel günlerde kavuşmak ve buluşmak üzere. Hayal Dünya’mıza.

Sen “Ben olayım.” isterken, ben de “Sen ol.” diliyorum ki… Artık, ben beni düşünmenin zorunda olmak ötesinde yaşıyorum.

Gece, sabaha karşı içimden geçen şarkı… Şiir; Seni düşünmek güzel şey, seni düşünmek ümitli şey… Dünya’nın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey… Çünkü, senin sesin “benim” için… Çünkü senin sesin benim için en güzeli… Seni sevdiğimden… Senin de beni sevdiğini bildiğimden… Hissetmenin de ötesinde yaşıyorum seni…

Helen açısından düşünmek oldukça zor geldi bana… O da bir başka bakış açısıyla, başka bir vakitte bakalım. Zamanı gelir de vakti ne zamandır… O’nu da Allah bilir.

Şimdi oralarda geziniyorum da… Gitmesi gereken gider… O ya da bu sebepten… Kalması gereken kalır… Hayatın bir gün bir şekilde hepimiz için bitip, dönüşüme gireceğini bilmekle…

Hayatımızın sebebi ŞEREFLİ, davası KUTSAL, adı AŞK olsun yeter ki… İşte o zaman biz gittikten sonra da anılır adımız Gökkubbe’de… Yani demem o ki ya da hep birlikte dediğimiz o ki; bir kadının ya da erkeğin gölgesiyle yaşamakla, birlikte yaş almak, beraber yaşamak… Çok farklı azizim, azizem…

Anadolu Kalbi’nin Uyanışı

Funda T.T

 

 

hakkında F T

F T
Bildiğiniz üzere, ben bir yazarım. Bana yazarım, bize yazarım, ona yazarım, kışa yazarım, yaza yazarım... Aklıma yazarım, mutluluğa yazarım. Derine yazarım, şerefine yazarım. Sonsuzluğa yazarım, sevgiye yazarım. Beyaza yazarım, renklere yazarım... Nefese yazarım, suya yazarım... Dudaklara yazarım, öpücüğe yazarım. Neşeye yazarım, ışığa yazarım... Sağlıga yazarım, toprağa yazarım. Derde yazarım, dermana yazarım. Sessizliğe yazarım, kar tanelerine yazarım... Dünya'ya yazarım... ANAdolu'ya yazarım. Sana yazarım, gözlerine yazarım. Bir'e yazarım, bütüne yazarım... Öle yazarım ölmem de Aşk'a yazarım... PeriFunYoga

Ayrıca Kontrol Et

Bu Ülkede Artık Cinayet Değil , Kadın Cinayeti var!

  Artık cinayet demiyoruz. Kadın cinayeti diyoruz!!    Bu şu demek: Bu ülkede öldürülmek için …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir