Zaman, adını fısıldadığımızda bile avuçlarımızdan kayıp giden, tuhaf bir döngü. Dönüp baktığımızda, takvim yapraklarının o kadar da hızlı koparılmadığını sanırdık oysa. Bir sabah uyanıyoruz ve aynadaki çizgiler, gözümüzdeki yorgunluklar, saçımızdaki aklar, bize sessizce fısıldıyor: Ömür geçiyor, yaş aldık.
Bu bir hayıflanma değil, bir kabullenişin buruk tebessümü aslında. Gençliğin o delişmen, o sınırsız enerjisi yavaşça çekilirken, yerine daha derin, daha oturmuş bir anlam geliyor. Artık hızlı koşmak yerine, yolun kenarındaki bir çiçeğe, gökyüzündeki bir buluta daha uzun bakıyoruz. Gürültülü kahkahaların yerini, dost meclislerindeki içten, hafif kısık sesli sohbetler alıyor.
Yaş almak; sadece bedenin yorulması, gücün azalması demek değil. Aynı zamanda ruhun birikmesi, bilgenin suskunluğuna erişmek demek. Her bir kırışık, alın çizgisi; atlatılmış bir fırtınanın, tadılmış bir mutluluğun, öğrenilmiş bir dersin haritası. Kayıplarımız var elbet; yitip giden sevdiklerimiz, yarım kalmış hayallerimiz… Ama şimdi o kayıpların gölgesinde bile, onlardan kalan kıymetli anıları, bir hazine gibi saklamayı öğrendik.
Hızla akan nehrin kıyısında durup, geriye dönük izliyoruz zamanı. Ne çok sevmişiz, ne çok yanılmışız, ne çok şeye direnmişiz. Ve şimdi anlıyoruz ki, hayatın anlamı büyük zaferlerde değil, o küçücük anların toplamında gizliymiş. İçilen bir yudum çayda, tutulan bir elde, güneşin ilk ışıklarında…
Ömür geçiyor evet, ama her geçen yıl bizi “daha çok biz” yapıyor. Artık daha az telaşlı, daha çok şükran duyarak yaşıyoruz. Biliyoruz ki, geriye kalan zaman belki de en kıymetlisi. Çünkü içinde, bunca yılda biriktirdiğimiz tecrübe, sevgi ve sükûnet var.
Şimdi, bu yeni yaşımızda, elimizde tuttuğumuz o ince hüzünlü bilgelikle, kalan her anın tadını çıkarma zamanı. Çünkü hayat, beklemeye gelmeyecek kadar kısa ve yaş almak, aslında yaşamayı öğrenmek ,düşen yaprakları birer birer saymak demek.
Velhasılıkelam Evrensel bakış