
Kalben tasalarını dert etmeyeceğin birine ‘nasılsın?’ diye sormak, münafıklıkta bir mertebedir.”
İmam Gazali
Bu söz yalnızca soranı değil, soruya maruz kalanı da anlatır.
Çünkü “nasılsın?” bazen iyi gelir, bazen de insanı daha çok yalnız hissettirir.
Soruyu soran taraf için bu, çoğu zaman masum bir alışkanlıktır. Günlük bir refleks. Sohbet açmak, temas kurmak, iyi niyet göstermek… Ama niyet ile kapasite her zaman aynı yerde durmaz. Herkes her derdi taşıyabilecek güçte olmayabilir.
Sorulan taraf içinse durum bambaşkadır.
Çünkü bu soru bir davet gibidir. Anlatmaya cesaret ederken, yarı yolda kalma ihtimalini de taşır. Dinlenmeyecekse, hafife alınacaksa, geçiştirilecekse… insan anlatmaktan vazgeçer. “İyiyim” der ve içini içine kapatır.
Burada mesele suçlamak değil.
Kimseyi “samimiyetsiz” ilan etmek de değil.
Mesele fark etmek.
Bazen soruyu sorarız ama cevabın ağırlığına hazır değilizdir.
Bazen de cevap vermek isteriz ama karşı tarafın gerçekten durmayacağını hissederiz.
İki tarafta da ortak bir ihtiyaç vardır: güven.
Psikolojik olarak insan, ancak güven hissettiği yerde açılır. Güven yoksa, soru sadece bir kelime olarak kalır. Ve kelimeler, niyetle desteklenmediğinde boşluk yaratır.
Belki de yapılması gereken şudur:
Soramıyorsak, sormayalım.
Anlatamayacaksak, zorlanmayalım.
Soruyorsak da, cevap için alan açalım.
Cevap veriyorsak da, kendimizi koruma hakkımız olduğunu bilelim.
Çünkü bazen bir insan için en onarıcı şey;
ne çok konuşmak,
ne de çözüm bulmaktır.
Sadece yarım bırakılmadan dinlenebileceğini bilmektir.
“Nasılsın?”
Bazen şefkattir.
Bazen yüktür.
Aradaki farkı belirleyen tek şey ise niyet ve sınırdır.
Velhasılıkelam Evrensel bakış