
Her kadının hayatında bir yerde kırmızı vardır. Yanaklarına ilk değen utancın sıcaklığında başlar bazen, çocukken yakalanmış bir hayalin telaşında… Kırmızı, büyümenin habercisidir: Bir okul bahçesinde gizlice verilen bir tokadan, aile sofrasında sessizce saklanan bir endişeden sızar içeri.

Sonra kadınlık gelir; kırmızı bir çiçeğin kendiliğinden açışı gibi. Bedende ilk izini bırakır kırmızı: Korku mudur, mucize mi, bilinmez. Ama her kız çocuğu o gün, küçük bir sır taşımaya başlar içinde. Kırmızı artık aynaya bakınca da oradadır; bir gülüşün cesaretinde, bakışların derinliğinde saklanarak.
Aşk girer devreye sonra… Bir dudağın kıyısında yanan kırmızı, söylenemeyenleri fısıldar önce. Kırmızı ruj, kadınlığın mührüdür bazen: “Nereye ait olduğumu ben belirlerim” diyebilen.
Kırmızı elbise ise kalabalığın ortasında kendi sahnesini yaratan bir özgürlük ilanıdır. Ve kırmızı sonsuz mücadeledir. Her susuşun ardında bir çığlık, her çığlığın ardında bir hak vardır. Sokakta yürüyen bir kadının adımlarında kırmızı, evde kapatılmak istenen kapıların ardında direnir, parlar, hatırlatır: “Ben buradayım!”
Annelik de kırmızıdır: Avuç içini yakan bir endişede, bir bebeğin yanağında çiçeklenen hayatta. Kırmızı, sevginin bazen kanayan hâli, bazen en çok onaran sesidir. Acının da rengi olur çoğu zaman: Yasın, kaybın, tutsak edilmiş düşlerin…
Ama kadın, kırmızıyı asla teslim etmez. Çünkü kırmızı, küllerinden doğan bir hayatın rengidir. Her kadının kalbinde saklı bir ateş vardır; kimine göre öfke, kimine göre tutku… 
Ama her hâliyle kırmızı; kararlılığın, arzunun, hayatta kalmanın rengidir. Kadın, kırmızıyı taşırken sadece renk değil, bir tarih de taşır aynı zamanda. Acısını, cesaretini, aşkını…
Bir bayrak gibi dalgalandırır iç dünyasında.
Her kadının hayatında bir yerde kırmızı vardır. Ve o kırmızı, kadının adıdır çoğu zaman.
Yanarak, direnerek, severek…
Varlığının tüm ihtişamıyla eda ederken…
Velhasılıkelam Evrensel bakış
