Yakın Görünüp Uzak Kalmak
Bir süredir ilişkilerde garip bir yoğunluk var. Çok konuşuyoruz, çok paylaşıyoruz, çok açılıyoruz. Duygularımızı anlatıyoruz, yaşadıklarımızı döküyoruz, kırıldığımız yerleri bile cümlelere dökebiliyoruz. Ama bütün bu açıklığın içinde, gerçek bir temas hissi eksik kalıyor. Yakınlık var gibi ama derinlik yok. Samimiyet çoğalıyor ama bağ güçlenmiyor. Çünkü kelimeler artarken, niyet geri çekiliyor. Söylediklerimiz çoğalıyor ama orada kalma cesareti azalıyor. Yakın görünüyoruz; fakat temas etmeden geçip gidiyoruz.Niyet olmadan kurulan bağlar tam da böyle başlıyor. Parlak, hızlı ve zahmetsiz. Her şey söylenmiş gibi ama aslında hiçbir şey tutulmamış oluyor. Yüzeysel samimiyet, insanı açık gibi hissettiriyor ama güvende hissettirmiyor. Çünkü gerçek samimiyet sadece açıklık değil; kalma niyeti taşır. Zorlandığında kaçmamayı, yanlış anlaşıldığında hemen kopmamayı, sessizlikte bile orada durabilmeyi gerektirir. Oysa bu çağ, bizi hızla yakınlaştırıp hızla uzaklaştırmayı öğretiyor. Az sabır, az tahammül, çok temas… Ama temasın ruhu eksik.
Oysa samimiyet bazen az sözle başlar. Her şeyi anlatmakla değil, doğru yerde durmakla. Karşındakini ikna etmeye çalışmadan, görünür olmaya çabalamadan, sadece gerçekten ulaşma niyetiyle. Samimi niyet, “beni anla”dan çok “seni anlıyorum” demeye yakındır. Bu yüzden sessizdir, gösterişsizdir ama kalıcıdır. Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Kurduğumuz bağlarda gerçekten neyin peşindeyiz? Yakın görünmenin mi, yoksa sahiden yakın olmanın mı? Ve bu kadar çok şey söylerken, söylediklerimizin arkasında kalma niyetimiz var mı?
Velhasılıkelam Evrensel bakış