İYİ Kİ ALDATILMIŞIM

Allah’ın delisi Dünya’nın dahisi devam serisi… Bölüm iki…

 

Artık 10’lu yaşların başlangıcı… Ya da yakını….

 

90’lı yılların başında, küçük bir ilçe olan Ereğli’de, hayat devam ediyor. Hepimiz bir çaba içerisindeyiz. Bu arada, sosyal baskı, okulda sorulan baban ne iş yapıyor? sorusu sorulacağında biraz daha içeriye doğru küçülerek, bir süre sonra arkadaşlarımın ev hayatına biraz özenerek biraz da onlardan öğreniyorum aile olmayı, akşam yemeğine birlikte oturmayı.

Çünkü annem, şimdilerde benim de yaşadığım ‘’boşanmış, dul kadın’’ evlere eşler yokken alınıyor, kendine güvenmeyen bütün kadınlar, aile çevresi dahil, uzak duruyorlar annemden, dolayısıyla bizden. Annem hayatında bir kere, ben şimdiki hayatımda yaşadığım yerde ikinci kez yaşıyorum bu durumu. Derler ya ‘’ANNESİNİN KADERİ, KIZIN ÇEYİZİDİR.’’ Eee haydi ‘’BABASININ KADERİ, OĞLUNUN NESİ OLA?’’ diye sorayım ben de. Anlamam zaman alıyor tabi, 4 yıl yaşadıktan sonra birkaç gün önce farkediyorum yaşadığım sitedeki insanların bana karşı tutumunu. Saygılı ama mesafeli… Ben kendime güvenince ahlak bakımından, aklıma gelmiyor tabi bu dönemde, kadınların erkekleri boşanmış kadınlardan koruma arzusunu… Ya da tam tersini… Sitede de emeğim emek çocuklarla, hayvanlarla, duruşum duruş, yaşadığım ev, balkonum çiçekler gibi. Demem o ki, ahlak beyinde başlar azizim, kendine güvenmekte… Bilirim ki kişi kendinden bilir işi… Hani ahlak kurallarında geçen ‘’türban’’ mevzusunda, kadınların başını kapatması gereği, örtmesi mevzusu var ya, işte tam da bu… Aklını, fikrini başkası hakkında kötü niyetlere kapatmayı vurgular ve der ki ‘’Kadın olarak sen bu düşüncede olup açarsın eşine rahminden gerçeğini, erkeğin rahminden okur seni, somut Dünya’da gerçekleştiriverir senin hayalini’’. Kadının aklına gelen, erkeğin başına getirdiğidir işte tam da bu yüzden. Çünkü kadınlar hayalleri kurar, düşünürler erkekler ise gerçekleştirirler… İyisi , kötüsü yok bu işin yani… Güven güven duygusuyla, hakikatte ise çerçevesinde, kadın kadınının yurdudur, kadın kadını besler… İnsan insanın da aynı zamanda kurdudur. Anlayan anladı beni… Heyhaaattt…

 

Neyse yalnız olduğuna mı yoksa iki çocuğun sorumluğuyla tek başına kaldığına mı yansın annem, daralıyor, bunalıyor, üzülüyor, hastalanıyor. 32 yaşında kalp rahatsızlılığıyla başlıyor ilaç kullanmaya…

Kardeşleri dahi yabancı, o zaman hepsi bir kadınla ev’li malum. Sonra sırasıyla hepsi aynı kaderi paylaşıyor tabi. Kadın erkek demeden. Özümüzde olan mazlumun yanında olmama hikayesi, onların da kınadıklarının başına gelmesiyle son buluyor…

Annem de her yaşında afeti devran tabi. Derler ya kişinin kalbinin güzelliği dışına yansır diye, hesap o hesap.

Güzel şeylerde oluyor elbette arada, pazar günleri keyif günümüz mesela… Çoğu zaman cumartesi yaptığımız ev temizliğinden sonra, sorumluluklar pek çok o zaman da, sobada pişirilen hedik bazıları diş buğday’ı da derler, kuzinede küçük patatesler, birlikte izlenen filmler, portakal kabuğu kokusuyla şenleniyor ömrümüz. Pazar günleri saygısı var bir de serde, annem bir hanımefendi… Öğretmen okulundan, aileden bir güzel adap kazanmış, öğrenmiş. Sessizlik ve dinlenme günü, komşulara, kendine ve hatta bize saygı, gerekmedikçe telefon dahi edilmez, kapı çalınmaz… Ben hala pek bir severim, pazar enerjisini… O saygıyı kokusundan tanırım, bayılırım…

Babam, evden gidişinden bir süre sonra, bir kez ziyarete geliyor bizi. Küçük bir teyp, birkaç kaset getiriyor. Annem endişeli yani ben öyle hissediyorum o zaman ve hissettiğim de doğru elbet, yürüyüşe çıkıyoruz, kış devam ederken… Annemin günlerce gecelerce emek verdiği fıstık yeşili etek ve kazağıma laflar söylüyor… O olsa giydirmezmiş… O an fark ediyorum yeniden. İyi ki gitmiş diyorum hayatımızdan… Yıllar sonra yazmışım ki, baba iyi ki gittin, çünkü sen gittin ve ben başladım diye. Akşam üzeri bizi eve bırakıyor, annem çoktan endişelenmiş, çocuklara bir şey mi yaptı diye… Sağ salim kavuşuyoruz nihayetinde ancak gece zil zurna sarhoş kapıya geliyor babam… Annem içeri almıyor ama ne fayda… Bağırıyor apartmanda alkolün verdiği yetkiye dayanarak. Alkol almadığında böyle bir cesaret yok tabi… Süt dökmüş kedi gibi. Bildiğimiz pasif agresif tavırlar…

Erkek enerjisi, eril enerji yani baba enerjisi hareketten değil, alkolden yüklenince, önce yükseliş sonra sarhoşluk dediğimiz düşüş.. Biz de o zamana kadar gördüğümüzle öyle öğreniyoruz baba olmayı… Ve hatta bundan birkaç yıl önce sanırım 2 yıl, bu anlattığım hikayeden 34 yıl sonra, son görüşmemizde ‘’Sen baba olmak nedir bilir misin ?’’ diyerek boş bulunuyor bana… Ben de gayri ihtiyari gerçeği söylüyorum, ‘’Elbette bilmiyorum, annemle yaşadım ben.’’ diyorum… Ee tabi baba şok, söylediğine kendi de inanamıyor ama olsun…

Neyse geçmiş zamana dönelim ki, getirdiği hediyeleri geri istiyor, annem de veriyor elbette… Ben teyp ve kasetler gitmeden dinlediğim şarkılarla ve geçmiş sevinçle kala kalıyorum… İbrahim Tatlıses diyor ki, Söylim mi söylemim mi? Yetişkinleşmiş çocuk aklımla…

Annemin emeği, beni, bizi mutlu etmekteki çabası… Yokluk içerisindeki varlık sebebi… Eşya almaya çalışıyor bir yandan, eşyaların çoğunu satmış babam, oturduğumuz ev kira, iki çocuk okutuyor annem. Okuldan, yoldan, bize ve eve bakmaktan kalan vaktinde sevebiliyor sadece bizi… Bazen evde dahi istemiyor, kriz geçirip fark ediyor sonra yeniden bizi. Ablamla destekleşiyoruz epey epey… Elele tutuşup başka odaya yaşamaya gidiyoruz bir gece… Ekmek ve bir tas suyla… İstenmeme duygusu arabesk de yaratıyor çocukta. Bir de yaşadığımız toprakların acısı var hem karmadan, hem filmlerden… Ordan da öğrenip, içimize kapanıyoruz. Tabi bu durum yetişkinlikte yaşadığım dönemde, her şeye yansıyor. Farkında olmadan ben de öyle davranıyorum. Ne kadar çok sorumluluk, o kadar çok sinir, kontrol çabası, suçluluk duygusu, terk edilme korkusu…

Kıyafetler alınırken, etek istiyorum… Annem ısrarla almıyor… O zaman lambada etekleri moda… İçim gidiyor…. Sonra anlıyorum ki tacize uğramış çocuk kadınların, dışarıya yansımasını gizliyor, diğer erkeklerden koruyor annem… Dedim ya, bilge bir kadındı annem, hem de o yaşta… 30’ların ortasında.

 

Eline geçtikçe her fırsatta gönlümüzü alıyor annem, tek öğretmen maaşı, ev kira… Evde renkli televizyon var diye sevinirken, yeşil kırmızı ışıklı bir teyp alıyor ki dillere destan. Ablamın mektup arkadaşı var Canada’da, Ondan kasetler geliyor derken 90’lar başlıyor… Müzikle eğleniyoruz. Sarımsak tokmağı ve kocaman tahta kaşıkla klipler çekiyoruz evde, seyirci anneannem… Sevinç ve coşkuyla alkışlıyor bizi.

Derken sobalı evin zorluğundan, kaloriferli eve taşınıyoruz… ve hatta bir koltuk takımı hediyesi de bir bisiklet alıyor annem bize. Kırmızı…. Yakın akrabaların, kızlar bisiklete binmez baskısını da hiç takmıyor. ‘’Benim haberim olsun da yaptıklarınızdan, arkanızda durabileyim.’’ diyor annem… Yıllar sonra, hayran kalıyorum bakış açısına, onu anladığımda. Hemen alıp kalbime ve aklıma yerleştiriyorum. Benden de öğrencilerime, dostlarıma, arkadaşlarım ve şimdi de okuyan sana, hediyesi oluyor canım annemin.

 

O sırada ortaokul başlıyor… Pek arkadaşım yok, kiminle tanışırsam ona yaklaşıyorum. Gözlerim çekik diye Çinli zannedip, uzak dururlarmış önce benden, benim ki ise güvensizlikten. Tabi büyümeye başlayınca anlıyorum…

Arkadaşlarım oluyor sonra samimi, her ne sebeptense bir süre sonra bitiyor, bense ayrılık acısıyla yaşıyorum bir süre. Neyse ki çok sürmeden yeni arkadaşlarım oluyor derken canım dayım o yıllarda devrim niteliğinde yerel bir radyo açıyor. Türkiye’de daha radyo sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Öncesinde bir kaset alalım diye harçlık biriktirdiğim günlerden, dev bir müzik arşivine kavuşuyorum. 14 yaşında mikrofon başına geçiyorum, hem müzik çalıyor hem de spikerlik yapıyorum… Şansın alası, işte o zaman beni yakalıyor.

Şimdi ise uykuya geçme zamanım geliyor,inceden. Hayatın koşuşturmacası alışkanlığı, yorulduğumu geç fark etmeme neden oluyor… Son birkaç aydır, daha özenli davranıyorum kendime… Memuriyetimden istifa edeli, durmayı, uyumayı öğrenmeye başlayalı… Dinlenmeye ve hatta hareketsiz uzun süre kendimle kalmaya başladığımdan beri…

Derken kaldığım yerden eklemelerle yolculuğumuza devam edelim istiyorum. İki gün geçmiş bile aradan. Ereğli o zaman muhteşem bir sosyallik içerisinde bir nevi sosyalizm rüzgarları esiyor. Ahmet Kaya, Selda Bağcan, Cem Karaca, Haluk Levent halk konserleri, ana caddelerin kapatılmasıyla şenlikler düzenleniyor belediyemiz tarafından… Cine 5 yayını serbest tüm ilçede, 90’lı yılların bütün filmlerini izliyorum, bir yandan sabah haberleri. Okul dışından öğreniyorum, ne varsa… Hayatta…

Lise son, dersaneyle birlikte okullar devam ediyor. Klasik kredili sistem… Derslere çalışmıyorum, pek de hoşlanmıyorum ve hatta okul sistemini o zaman da pek sevmiyorum. Hep bir şeyler eksik geliyor bana… Eee tabi çocukluk yıllarından kalma dikkat dağınıklığı, depresyon, bipolar bozukluğun etkileri sosyal olmadığım zamanlarda ortaya çıkıyor okulda, sevdiğim şeylerde çıkmıyor. Gülücük, gülücük, gülücük… Bu arada sigaraya başlıyorum pek cazip değil ancak içiyorum. İlk rakımı büyük dayımla, ilk biramı küçük dayımla içiyorum. Şimdilerde şeref duyuyorum tabi, ‘’Biz Ata’mızdan gördük, sonradan değil. ‘’diyorum… Sonradan epey epey alkole sarıyorum, müzik ve dansla birlikte… İyi ki de içiyorum ki hem hastalıkları bastırıyor hem de kimyasal ilaçların, antidepresanların pençesine düşmekten kurtarıyorlar beni. Büyük hatalar da yaptırıyor elbet, hem de ne büyük… Bedelini daha sonra pek ağır ödüyorum.

O yıl aşık oluyorum, aşık olunuyorum ablamın arkadaşına… Ondan önce birkaç uzaktan denemelerim oluyor ancak gerçeği şimdi başlıyor. O zaman kadar ablamla, can ciğer kuzu sarmasıyız… Bir yerde onunla paylaştığım özelimi anneme verene kadar. Ağzım açık kalıyor, önce inanamıyorum… Her ne kadar beni korumak için yaptığını anlasam da sonradan, olan aramızdaki güvene oluyor. O zamana kadar sarsılmaz bir güven ve saygım var ablama. Bir seviyorum, pir seviyorum. Sonrasında bir olarak sevmeye devam ediyorum. Evin çalışkanı ablam. Günler geceler boyunca ders çalışıyor. Ben onun gibi değilim… Çalışmıyorum, içiyorum, geziyorum… Sonra öğretmen olduğumda anlıyorum ki, ders çalışmak zekanın değil pekiştirmenin göstergesi olduğunu… Zeki olanın da çok çalışmaya ihtiyacı olmadığını, akıl yürütebildiğini.

Dersanede, üniversite sınavında boşsuz yanlışsız sonuçlar getiriyorum… Matematik ve diğerleri zorluyor tabi… Anneden gelen yanım sağlam beynimin sol tarafı. Sanat, müzik, aşçılık, dansla ilgileniyor. Bu arada 16 yaşında aşk yaşıyorum, kadınlığa geçişim oldukça hızlı oluyor. Hiç hayal etmiyorum zaten hayal gibi de olmuyor… Hem sıkıcı, hem anlamlı değil… Bir şey hissetmiyorum… İnce bir sızı. İsyankarım kızlık denilen muhabbete, bırakıyorum kendimi öylece. O zamanlar bilmiyorum tabi daha, gerçeğini ruhunun eşin bulana kadar kız kalındığını, zarın kılcal damarlardan oluştuğunu ve içimize girecek olan bakteri ve mikropları engellemek üzere evrildiğini. Önce güç veriyormuş gibi geliyor bana… Sonra uzun bir zaman süren yeme bozukluğu, depresif kişilik, arabesk kadın sendromları başlıyor… Bir arkadaşımdan öğreniyorum, anneler yürüyüşümüzden anlarlarmış kadınlığa geçtiğimizi, birlikte olduğumuzu… Önce inanmıyorum ve sonra yaşım ilerledikçe anlıyorum. Annem de tanıyor, pek de haz etmiyor ve hatta bilim insanı gibi, inceleyen gözlerle baktığını hatırlıyorum erkek arkadaşıma. Ben anneme itiraf edemiyorum, ancak annem biliyor… İlişki devam ediyor bir süre ama nasıl bir aşk… Haberleşme aracımız mektup var o zaman sadece, ev telefonu pek kullanamıyoruz, çok pahalı diye. Mektuplar dersaneye geliyor, bir keresinde 20 küsür zarf birden… Hepsi benim için… Heyecan basıyor, dersanedeki memurla ikimizi… Haydi bir tanesini aç da bakalım diyor. Açıyorum, içinden bir harf çıkıyor… ‘’S’’ Birbirimize bakıp gülümsüyoruz.

‘’SENİ ÇOK SEVİYORUM SEVGİLİM…’’

Çocukluğumdaki kadınlığımdan, ergenlikteki kadınlığım birikiyor ve hayatımın bir kısmı karanlıkta hala hatırlayamadığım zamanlar. Ablam Ankara’da üniversitede biz annemle Ereğli’deyiz henüz. Aaaa unutmadan sevgilim de Ankara’da okuyor. Derken ablam sevgilim ilişkimizin 18. Ayı civarındaydı hatırladığım kadarıyla, başka bir kızla görüyor. Ben de onu aldatıyorum tabi, büyük bir arayış içerisinde, umduğunu bulamamanın verdiği arayış devam ederken, eski platonik aşkımı da araya alıyorum. İlk ve son aldatılışım oluyor, çünkü aldatmanın acısını öğreniyorum ve de aldatmayı. Sonraki ilişki ve evliliklerimde aldatan ben oluyorum hep. Bir kez daha ayrılıyoruz, birleşiyoruz sonrasında… Ve sonra yeniden ayrılıyoruz, aşk acısı, üniversite sınavından bir hafta öncesi gerçekleşiyor tam da. Tercihler de sınav öncesi yapılıyor o zaman, piyango usulü…

 

İyi puan alsam da, sadece Ankara ‘daki üniversiteleri yazıyorum, beklediğimin altında geliyor ve kazanamıyorum o yıl derken, annem tayin istiyor Ankara’ya. Ereğli’de radyo ortamı, sosyal ilişkilerim, arkadaşlıklarım ilk kez bu kadar yolunda gidiyor. Çok üzülüyorum annemin tayininin çıkmasına… Annem gözlerimin içine bakıyor ‘’İstersen gitmeyelim kızım’’ diyor. ‘’Sen üzülme…’’ İçimden ve dışımdan biliyorum ki, bizim için doğru ve gerçek bir adım olduğunu. Gidelim anne diyorum, ağlıyorum… Günlerce… Yollarca…

Ankara’da Eryaman’a taşınıyoruz. Giriş kat, çimlere bakan, tatil sitesi kıvamında, şehir merkezine oldukça uzak, yeni yapılanan bir muhite… Ve Ankara günleri başlıyor… Şanssızlığımı şansa çevirmem de epeyce zaman alıyor.

Ve 18 yaşına gireli birkaç ay oluyor….

Daha övesim de var aslında yaşadığımız yeri, dostluklarımın, annemin, aşklarımın, canım Ata’mızın şehri, Ülkemizin BAŞ kenti… Zira geçenlerde yaşadığımız yere, yeni gözlerimle, yenilenmiş halimle bir daha gidince anladım, bu kadar sessiz, zarif, yeşil, sakin, sade bir yerde yaşamanın büyük bir şans olduğunu… Gittim, gördüm, sevdim ve geldim…

 

Siz bu dönemi okurken ben yavaştan, çayımı doldurmuş yudumluyor ve 7. Sanat sinema tutkumdan bir gerçeklik, canım tütünümden bir nefes, sizin benim hikayemi okuyor olduğunuzdan da bir dem alacağım kendime… Bir de kedi öpücüğü…

Ne demişler gerçekleri saklamanın korkusu yadsınamaz ise itiraf edip paylaşmanın mutluluğu paha biçilemez. Yok yok aslında kimse demedi elbette, ben dedim şim…di… Bir filmden de esinlendim tabi…

 

Anadolu Kalbi’nin Uyanışı

 

Funda Tunç

hakkında Funda T.T

Funda T.T
Bildiğiniz üzere, ben bir yazarım. Bana yazarım, bize yazarım, ona yazarım, kışa yazarım, yaza yazarım... Aklıma yazarım, mutluluğa yazarım. Derine yazarım, şerefine yazarım. Sonsuzluğa yazarım, sevgiye yazarım. Beyaza yazarım, renklere yazarım... Nefese yazarım, suya yazarım... Dudaklara yazarım, öpücüğe yazarım. Neşeye yazarım, ışığa yazarım... Sağlıga yazarım, toprağa yazarım. Derde yazarım, dermana yazarım. Sessizliğe yazarım, kar tanelerine yazarım... Dünya'ya yazarım... ANAdolu'ya yazarım. Sana yazarım, gözlerine yazarım. Bir'e yazarım, bütüne yazarım... Öle yazarım ölmem de Aşk'a yazarım... PeriFunYoga

Ayrıca Kontrol Et

   ALLAH  BAĞIŞ’LASIN

         ALLAH’IM SEN BÜYÜK VE YÜCESİN BİZİ BİR KEZ DAHA VE SONSUZ …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir