Kendini bilme yolculuğunda insanın ulaşmayı hedeflediği yer…
Merak ettiğimiz her konuda bilmeyi istediğimiz şeydir hakikat, öyle değil mi?
Çoğu zamanda gerçekleri öğrenmek hoşumuza gitmez, hayal kırıklıkları yaşadığımız dahi olur.
Gerçeklik günlük kullanımıyla, haddi zatında var olan şeylerin durumudur diye açıklanabilir. En geniş anlamıyla, görülebilir yahut idrak edilebilir olsun ya da olmasın her şeyi içerir.
Hakikat insan bilincinden bağımsızdır. Yani zanlar gerçekliğe ait değildir.
Dış dünya olarak tanımladığımız ortam aslında sonsuz ve bütünsel bir enerji alanıdır. Bu enerji alanında farklı titreşimlerde farklı farklı dalga boyları bulunur. Bu dalgaların bazılarını duyu organlarımızla algılayabilsek de, pek çoğunu algılayamıyoruz. Çünkü duyu organlarımızın bir sınırı var. Eğer bu sınır olmasaydı insan çıldırabilirdi. Bu da Allah’ın bizler üzerindeki nimetlerinden ve merhametindendir. Kendi iç organların sesini duyduğunuzu düşünün. Çevremizdeki en ufak titreşimi duymak insanın akıl sağlığı için uygun değildir.
İnsan algısında duyuların sınırlı olması “duygusal uyumu” oluşturur. Duyusal uyum olmasaydı, aynı zaman diliminde sayısız uyaranın etkisi altında kalan insanın istediği bir uyarıcıya odaklanması mümkün olmazdı.
Gelin sözün tam bu noktasında beraber bir deneme yapalım.
Bakışınızı aşağıdaki görüntünün sol tarafındaki siyah noktaya sabitleyin. Fakat önce bu paragrafı okumayı bitirin. Soldaki noktaya bakarken şu soruyu yanıtlamaya çalışın.
Sorumuz şu:Sağdaki nesne hangi yönde hareket ediyor?
Sağdaki nesne, sağa ve sola doğru yatay hareket ediyormuş gibi görünür.
Yatay mı?
Aslında değil. Nesne düz, dikey bir çizgide yukarı ve aşağı hareket ediyor.
İsterseniz parmağınızla takip ederek kendiniz deneyin.
Bu görsel bir yanılsamadır. Nesnenin içindeki bu değişen siyah-beyaz yama, çapraz hareketi düşündürür ve duyularımızı karıştırır. Tüm yanlış algılamalar gibi, bize gerçeklik deneyimimizin mükemmel olmadığını öğretir. Ancak bu özel yanılsama, son zamanlarda bilim adamlarının bilincimizin doğası hakkında daha derin, neredeyse felsefi gerçekleri anlamalarını sağlamıştır.
Dartmouth Koleji’nde araştırma profesörü ve Kanada’daki Glendon Koleji’nde kıdemli bir araştırmacı olan sinirbilimci Patrick Cavanagh, “Gerçekliği görmediğimizi anlamak gerçekten önemli” diyor. “Bizim için yaratılan bir hikâye görüyoruz.”
Çoğu zaman, beynimizin ürettiği hikâye gerçek fiziksel dünyayla eşleşir, ama her zaman değil.Beynimiz ayrıca arzularımızı veya beklentilerimizi karşılamak için gerçeklik algımızı bilinçsizce büker. Ve geçmiş deneyimlerimizi kullanarak boşlukları doldururlar.
Sanırım göz ardı edilen nokta da burası.
İnsan bilincinden bağımsız bir şey yoktur. Bu yüzden kendi algımızdaki zannettiğimiz şeyi kendi adımıza gerçekliğimiz kılarız. İnsanın tüm iletişiminin hatta yaratıcı ile olan ilişkisinin temel unsuru da bilinçtir.
Duyu organlarının sunduğu verileri akıl kullanarak hükme varır. Dolayısıyla duyu organlarının verilerini kullanmayan akıl düşünme eylemini gerçekleştirmiyor demektir. İnsan aklını kullanarak düşünmüyorsa duyuların verdiği bilgiler yok hükmündedir. Bu gibi kimseler bakıp da görmeyen kimselerdir. Onlar o anda körleşmişlerdir. Kur’an’da onların bu psikolojik durumuna
“Eğer onları doğru yola çağırırsanız işitmezler. Sen onların sana baktıklarını sanırsın, oysa görmezler” Araf Sûresi 198 âyetiyle göndermede bulunur.
Duyu organları aracılığıyla zihne aktarılan algılar, ya bir tasavvur haline dönüşür ya da zihinde var olan tasavvurlarla karşılaştırılır. Buna anlama denir.
Anlamanın gerçekleşmesinden sonra bilginin üretilmesi (bilme) ve bunun zihinde saklanmasıyla (hafıza) zihinsel süreç tamamlanır.
Dış dünyadan duyu organlarımıza birçok uyaran gelir. Duyu organlarımızın yakaladığı uyarıcıların bir kısmını seçerek algılarız. Algısal seçimi etkileyen değişkenleri genel anlamda iki konu üzerinden değerlendirilebilir. Bunlar algılanan uyarıcıyla ilgili özellikler ve algılayan bireyle ilgili özelliklerdir.
Yine bizlerin ilgileri, beklentileri, inançları ve sahip olduğu değerler algısal seçimi etkileyen faktörlerdendir. Örneğin dindar bir kişi, bir konuşmanın dinle ilgili kısımlarına, bir sanatkâr ise aynı konuşmanın sanatla ilgili yönlerine dikkat eder.
Dini değerlere sahip bir insana, kendisi ve kendisi dışındaki tüm varlıklar Allah’ın varlığının ve ilim, irade, kudret gibi sıfatlarının bir tecellisi olarak anlamlı gelirken bir yaratıcı fikrini kabul etmeyen insan için varlıklar aynı anlamlar yüklenerek algılanmaz. Dolayısıyla varlıkların algılanışı ve onlara yüklenen anlamlar insanın inançları çerçevesinde şekillenir.
Her algıladığımız, bildiğimiz, kabul ettiğimiz gerçeklik ise bizi bir bilince taşır. Bu bilinç seviyesi ise bizlere sorumluluk yükler.
İnsan akıl sahibi bir varlık olarak yaratılmış ve kendisine yeryüzünde “halifelik” misyonuyla sorumluluklar yüklenmiştir. Bu nedenle dünyadaki bütün eylemleri değerlendirilmeye tabi tutulacak ve iyi-kötü her birinin karşılığı tastamam ona verilecektir.
İşte tam da nedenle insanın nasıl algıladığı, düşündüğü ve fiile bu düşündüklerini nasıl geçirdiğini bilmek ve anlamak önemli olmalıdır.
Olay yine kendini bilmeye gelip dayanıyor… Bu işin başka yolu yok sanırım. Güzel bir yazı idi konu muhteşem… elinize emeğinize sağlık teşekkürler…:)😃🖐️
Olay yine kendini bilmeye gelip dayanıyor… Bu işin başka yolu yok sanırım. Güzel bir yazı idi konu muhteşem… elinize emeğinize sağlık teşekkürler…:)😃🖐️