Artık çoğu insan ”hasta olmak” diye adlandırıyor ya, eskiden ”şifamızı bulmak” denirdi. Yani vücudun kendini dış etkileri, daha sonrasında büyük hasarlara yol açabilecek bakteri, virüsleri tanıma biçimi. Bir nevi öncü birlik, haberci. Hastalık olarak nitelendirdiğimiz bazı semptomlar(ağrı, öksürük, baş dönmesi…), vücudumuzun karşılaştıkları yeni virüs ve bakterilerle başa çıkarken gösterdiği tepkilerdir. Bir semptomun hastalık denilen duruma dönüşmesi, sürekli tekrar etmesinde gizlidir. Nadiren veya ilk kez hissettiğimiz, yaşadığımız durumlar, vücudumuzun öğrencilik zamanlarıdır. Hücre hafızasına kodlanan, iyileşme yöntemleri, daha sonra olacak semptomlar için koruyucu görev üstlenir. Bağışıklık sistemi diye tanımlanan bu durumu ise, bizim semptomları ”iyileştirme yöntemimiz” belirler. Doğal yollardan iyileşme süreci, semptomların zamanında geçmesine ve hücre hafızasının kapasitesini doldurması ve yüklemesini tamamlanmasıyla son bulur.
Bence felsefi söylemi de, ‘’Bizi öldürmeyen şey güçlendirir.’’
Bunun için, araştırma yapmak, bol bol okumak ve seçici izleyici olmak ve öğrendiklerimizi de hayatımızda gerçekleştirecek güce, davranışa ve iradeye sahip olmak gerekir. Bu maceranın sırrı ise hepimizde; bedenimiz, aklımız ve ruhumuzda kayıtlıdır. Kendimizle yaptığımız her araştırma, arınmanın bir seviyesidir. Arınma içerden dışarıya bırakarak da, dışardan içeriye başlayarak da gerçekleşir. İnsanlar, bırakmanın başlamaktan daha zor olduğunu düşündüklerini biliyorum. Yeni bir şeye başlamak diğer bırakmak istediğimiz alışkanlığımızın yerini almaya başladığında, istenmedik durumu ortadan kaldırma konusunda epeyce mesafe katetmiş sayılmaz mıyız?
Şifalanmak üzere gittiğimiz, derman aradığımız yerlerin adı ‘’şifa evi’’nden ‘’hasta evi’’ne dönüştü… Bize çağrıştırdığı ilk şey ise hastalık. Gözlerimizi kapatarak, bir hastane dediğimizde hissettiğimize, bir de şifahane değimizde hissettiğimize odaklanalım. İkisinin arasındaki fark, henüz kelimelerin ve bilimin ötesinde gerçekleşen farkındalık mertebesidir.
Bazen ne söylersek odur aslında hayat… Gülümsediğimizde mesela, kötü hissetmenin veya üzülmenin mümkün olmadığını görürüz. Fizik kanunlarıyla baki, işte bu yüzdendir ki davranışa dönüşmemiş bir duygu, gülümsemek üzere davranışa dönüşmüş bir duygunun ötesine geçemez.
Düşündüğümüzü dilimize dökeriz, dilimizden döktüğümüze de inanırız. Ya can korkusu ya da yaşam sevgisi… İkisi de dilden gönüle, gönülden hayata, hayattan felsefeye, felsefeden de bilime, bilimden ilime dönüşür. Bize kadar gelen muhteşem döngünün sırrıdır bence bu.
Bundan daha iyisi nasıl mümkün?
Bundan daha iyi ne olabilir?
Daima bir çözümü vardır.
Bazı şifalar ki zorlu yolculuğumuzun, bedenden akıla, akıldan, enerjiye, duygulara kadar etkilediği, ” Hey ahbap artık bir şeyleri değiştirme vakti geldi…” uyarısıyla bizi hayata yeniden, ”iyi”leşme yolculuğuna davet ediyor ki… Aynı şeyleri yaparak, farklı sonu bekleme girdabından, yani alışkanlık döngüsünü kırmak üzere, ‘’Yaşamayı daha çok seviyorum…’’ diye de dillendirebileceğimiz ”aşk’’ gücümüzle… Ve bu satırları okurken, bulduysan kendini bir sözcükte… Hatırla ki seviliyorsun.
Ve daima bir’likte…
Tanrı’nın dünyadaki dili hareket, sesi müzik, teni doğa, gözleri sanat, nefesi hayattır.
Ne demiş İbn-i Sina;
‘’Şifasız Hastalık Yoktur İrade Eksikliğinden Başka…
Değersiz Bitki Yoktur Tanınmamasından Başka’’
Anadolu Kalbi’nin Uyanışı
PeriFunYoga
Velhasılıkelam Evrensel bakış