KAHRAMANMARAŞ’TA ON GÜN

Kahramanmaraş’ta derinden yutkunan, susarak haykıran yüzlerce insan gördüm. Çaresizlik nedir bilir misiniz? Sadece yardım beklemek değil… Yardım gelirken bile bir daha asla aynı olmayacağınızı bilmek. Ben oraya çare olmaya gittim, ama ellerim bomboştu sanki. Ne yaparsak yapalım yetmiyordu. Herkes oradaydı ama herkes bir başınaydı. Tüm şehir yetim gibiydi. Tektik. Hep birlikte, yetim ve tektik.

Ama aynı zamanda bir aradaydık. Aynı anda güçlü ve kırgındık. Acı büyük olunca insanlar, Devlet Ana’ya seslendi. “Devlet yok!” diye bağıranlar aslında devletin yokluğuna değil, devletin terk ediliş hissine ağıt yakıyordu. O seslenişin arkasında öfke değil, derin bir yoksunluk vardı.

İlk gün indiğimizde alanda sadece bir STK vardı. Gözlerimizin içine baka baka “Bizi kimse kurtarmayacak mı?” diye soran insanlara hiçbir şey diyemedim. Üçüncü gün, birileri gelmeye başladı. Ama üçüncü gün… Hangi can, hangi ruh üçüncü günü bekleyebilir?

İçimde tarifsiz bir acı büyüdü o an. Sözle anlatılacak gibi değil. Fakat orada bir şey daha gördüm. Umut. Biz gittiğimizde umut olduk, onlar umutla sarıldılar bize. Devlet, kağıt üzerinde bir kurum değil; milletin ta kendisiymiş, bir kere daha anladım.

Paşamın dediği gibi:
“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.”
Ben umudumu hiç yitirmedim.

Fakat şunu da açıkça söylemeliyiz:
Bu felaket, sadece bir doğal afet değil; bir sistemin, yılların ihmalkarlığının, denetimsizliğin, çıkarcılığın sonucudur. Yapı denetiminden imar affına, en üst yetkilisinden en altına kadar herkesin hesap vermesi gerekiyor. Bu hesap o makamları hoyratça kullananlara sorulmalı. Bizim derdimiz devleti yıkmak değil; devletin içini boşaltanları teşhir etmek.

Ve şunu unutmayalım:
Biz orada, kurtarma ekibimizde farklı siyasi görüşlerden, farklı cinsel yönelimlerden, farklı inançlardan insanlarla birlikte çalıştık. Kimse kimseye “Sen kimsin?” demedi. Çünkü işin rengi, yönelimi, mezhebi, ırkı yoktu. Tek ortak noktamız insan olmamızdı. Gerçek Türkiye bu.

Farklılıklarımızı kullanarak bizi kutuplaştıranlara yazıklar olsun!
Bir olmanın ne demek olduğunu biz Maraş’ta gördük.

Anlatılacak çok şey var ama bazıları kalpte kalmalı. Zira acının bir ağırlığı vardır; taşıyana saygı duymak gerek.


Sevgilerle,
Umay

hakkında Umay TATAR

Umay TATAR
1988 yılında İstanbul’da doğdum. Sakarya Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu mezunuyum. Uzun yıllar profesyonel spor yaptım. Sahada öğrendiklerim, bana sadece fiziksel değil, zihinsel bir dayanıklılık da kazandırdı. Bu dayanıklılık zamanla farklı alanlara olan ilgimi derinleştirdi. Sivil toplum kuruluşlarında aktif görevler aldım; özellikle gençlik, eğitim ve toplumsal dayanışma alanlarında mücadele etmeye çalıştım. Hayatım boyunca sadece bireysel değil, toplumsal sorumluluklar taşıyarak yürümeyi önemsiyorum. Felsefeye, tarihe, toplumsal olaylara ve politikaya yoğun bir ilgim var. Okumak, düşünmek ve sorgulamak benim için hem bir ihtiyaç hem de bir yolculuk. Yazılarımda zaman zaman bu ilgi alanlarımı harmanlıyor, geçmiş ile bugünü, birey ile toplumu, inanç ile aklı aynı metin içinde konuşturuyorum. Sosyal medya üzerinden yazılarımı ve fikirlerimi paylaşıyorum. Bazen mizah, bazen isyan, bazen de içsel bir arayışla… Ama hep samimiyetle ve “birlikte düşünmek” amacıyla. Hayatın bana kattıklarını, biriktirdiklerimi ve mücadele ettiklerimi paylaşmak için buradayım.

Ayrıca Kontrol Et

FARKINDALIĞI BİLMEK

  İnsan zamanla sadece görmeyi değil,hissetmeyi de öğreniyor. Söylenenle yapılan arasındaki farkı,bakışların arkasındaki niyeti,sessizliklerin bile …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir