Günlerdir kendimle, Ankara’dan gelen can dostum ve kızıyla gittiğimiz Olimpos ve izlediğim muhteşem bir diziyle mola verdim hayata… Ta ki şimdi bu yazıyı yazmama sebep dürüstlük ateşimi yeniden elime almamanın verdiği azimle yeniden başlıyorum yazmaya.
Hissettiklerim, düşündüklerim, bildiklerim ve anladıklarımın aynı doğruda buluşmasını beklemişim meğerse günlerdir. Dürüst olmayı öğrenmek dahi, fiziksel ortamda söylemekle, duygusal anlamda yani psikolojik olarak hissetmekle, bilimsel olarak bilmekle, akılsak olaraksa anlamakla mümkün oldu bende.
Başlangıcı dürüstlük olan bu yazının, devamı buram buram gerçek hayat hikayemin farkındalık gerçeklerini barındırıyor olması söz konusu elbette. Şimdilik konuyu biliyorum, ancak neler yazacağımı yazarken öğreniyorum… Ve yazmanın hayatın en muhteşem gücünün farkına varıyorum…
Derken 1997 senesi, 18 yaşındayım ve Ankara’ya büyükçe bir kamyon arkasında, radyodan dostların da eşlik ettiği bol ağlamaklı bir yolculuk sonrasında ulaşıyoruz.
Eve eşyalar iniyor… Annem ve ablam büyük şehre gelmiş olmanın mutluluğu olacak ki, üstlerini değiştirip gezmeye gidiyorlar. Ben de ise bir sorumluluk bilinci; evi yerleştirmeliyim ve her şey düzgün olmalı… Başlıyorum küçük büyük demeden evi yerleştirmeye, perdeleri dahi takmaya… Akşama kadar, ev öyle böyle değil, şıkır şıkır oluyor… Derken ablam ve annem akşam eve geliyorlar. Ve oldukça sıradan buldukları bir durumla, bakıp geçiyorlar öylesine. Biraz şaşırıp, biraz da üzülüyorum alamadığım takdire. Bu beni elbette hayatım boyunca durdurmuyor. Tüm evliliklerim, ev hayatım boyunca alamadığım takdiri başkalarından alma isteğimle, sürekli temiz, şık, renkli evler yaratıyorum. Her gün, her an. Obsesif kompusif dediğimiz psikolojik rahatsızlığın kökleri hayatımda giderek yayılmaya devam ediyor. O kadar şık ve renkli yapıyorum ki, dışarıdan bakıldığında normal, hayatıma bakıldığında ise kimi zaman uyumaktan dahi vazgeçtiğim olmazsa olmazlarım olarak karşıma çıkıyor. Onları yapmazsam sevilmeyeceğimi düşünüyorum. Takdirler alıyorum, eşten dosttan ancak bir türlü dinmiyor aileden gelmeyen takdirin arayışı. Ta ki 33 yaşında, canım anasınıfı öğretmeni ablamın bana söylediği cümleye kadar; ‘’Kızım, bütün bunları yapmana gerek yok. Biz seni zaten seviyoruz.’’ Gözlerim doluyor, anlamaya başlıyorum. Hayatımda oturtmam ise yaklaşık 10 yılımı alıyor… Eveet evet bu yakın zamanı kastediyorum. Bir dizi eğitimden geçirerek kendimi bırakmayı başarmaya başlıyorum. Farkına varıyorum ki, yapmak bırakmaktan daha kolay. Hani akış diyoruz ya alışkanlıkları değiştirmeye başlamakla mümkün oluyor. Bize bahsedildiği gibi sadece irade gücünü kullanarak kendimizle çatışmakla kalmayıp, yeteneklerimiz keşfedeceğimiz yeniliklere başlayarak mümkün oluyor.
Neyse bunu yazarken, hayat dediğimiz oyunun oyuna getiren tarafı var ya bir yandan onu düşünüyorum. Dürüstlük bu ya, yazıp da kurtulsam diyorum bir yandan. İnsanın kendisi dışında başkası gibi hissederek yanıtlar vererek yaptığı hatalar, bilinçaltı dünyasından bu yazıyla ayrılıyorum. Kimileri buna bilinçaltı, kimileri kuantum diyor. Şu anki farkındalığımla yorum yapmaktan çekinerek, bir nebze sabah yaşadığım kendimden farklı olanın bana müdahale etmesinin gerçeğinin hayatımda yarattığı etkiyi kapatabileceğimi umuyorum. Ve elbette öyle de olacak. Hamurumun dürüstlük mayasından bir lokma alıp ağzıma atıyorum şimdi. Yeniden, hayatımın iplerini kendi elime alırcasına.
Dönelim Ankara günlerine… Evi yerleştirdikten sonra başlıyor hayatımın en büyük sınavı; yalnızlık. Annem de ablam da okulda. Akşamdan akşama geliyorlar eve. Ev dağınıklığı, temizlik benim üstümde. Yani ben öyle yaşıyorum, öyle biliyorum.
Kuzenim geliyor İstanbul’dan. 3 kız kardeşler onlar da. Hayretler içerisinde bakıyor yaptıklarıma, külkedisi hallerime. Babamın gidişine sebep olarak da görüyorum demek ki evde yemek olmaması, evin temiz olmaması halini. Evde geçirilen zamanda bunalımlar üst üste, kimsesiz hissediyorum. Beni neden kimsenin anlamadığını, benimle ilgilenmediğini anlamıyorum. Çocuklukta yaşadığım baba ilgilenmesi olarak algıladığım taciz etkisi, annem ve ablamın beni hiç sevmediklerini düşünmeme ve öyle de yaşamam yetiyor da artıyor. Neredeyse bir ömür. Neyse ki bir akşam ablama ağlayarak söyleyene kadar. Bilmiyordum, fark etmedim deyip benimle igileniyor. Dersane eğitimi kazanıyor radyodan. Bir süre gidiyorum, görünmez hissediyorum kendimi orda da. Ereğli’de aldığım eğitim kalitesi izin vermiyor devam etmeme, bırakıyorum.
Site içerisinde bebek bakmaya başlıyorum. Sabah 7 akşam 7. Bebeğin babaannesi de evde. Bir yandan ders çalışıyorum bebeğe anlata anlata. Annesi gülüyor, hoşuna gidiyor; ‘’Alim olacak kızım sayende.’’ diyor. Hafta sonları matematik dersi alıyorum çalıştığım parayla. Genç, yakışıklı, akıllı bir matematik öğretmenim var. Ders sonrası bir güzel satranç oynuyoruz.
Yaşadığımız ev epey merkeze epey uzak. Otobüsten eski sevgilimi görüyorum, bir keresinde uzaktan bir keresinde yakından. İçimde hep aynı sıkıntı, aynı korku. Bir gece alkollü birlikte oluyoruz yine. Sabah bir not bırakıp gidiyor. Hüsranı nezaket; ‘Gece için teşekkür ederim.’’ Ben yeniden güvenip, yeniden sevilmeme duygusuyla başa başa kalıyorum yine. O zaman bilmiyorum erkeklerin iyisiyle kötüsüyle kadınların içine yükleyebileceklerini, kendim zannediyorum hep.
Üniversite sınav günü geliyor. Hep birlikte beni sınava götürüyoruz. Annem, ablam, bir arkadaşı… Ablam bana uğurlu eteğini, kalemini veriyor. Annemse çıkışta eğlence, bar sözü. Sınav güzel geçerse, sonuç güzeldir diyor ablam. Ablamla arkadaşlarının yanımda sohbet ederken konuştuklarından da 3 soru yakalıyorum ki değmeyin keyfime. Uykunun evreleri, rüya görülen bölümü, en derini Rem dönemi. Hacettepe Merkez’de sınavdan çıkıyorum , herkes yarı meraklı gözlerle bana bakıyor. Kazanıyorum diyorum hem de Hacettepe… Ve öyle de oluyor. Çıkışta bol bol eğleniyoruz, Barlar Sokağın’da bir Türkü Bar’da… Sonrasında bir okul, sonra satrançlı, tavlalı çay evleri, akşam ise türkü barlarına gidiyorum. Hayat biraz daha eğlenceli yine yalnız hissediyorum çoğu zaman.
Eski arkadaşlarımla bağlar çoktan kopmuş, yeni arkadaşlıklar kurmaya çalışıyorum. Yeni bir arkadaşım oluyor. Ablası harita mühendisi. Onunla birlikte bir çevreye giriyorum… Yeni aşk rüzgarları… Biriyle birbirimizden hoşlanıyoruz. Kısa bir süre çıkıyoruz. Görüştüğümüzde, sohbet ediyoruz ancak bir şeyler yetersiz kalıyor. Birkaç defa birlikte olmayı deniyoruz. İçime alamıyorum bir türlü, oluyor da olmuyor gibi. 3 yaş dönemi kadın olmaktan muzdarip hastalıklarım artarak devam ediyor. İsteksizlik, kasılmalar… Herkes öyle yaşıyor zannediyorum, 37 yaşında bir başka arkadaşım ilişkisindeki aşkı, tutkuyu, zevki bana anlatana kadar. Yavaş yavaş uyanmaya başlıyorum, hayatımın karanlığına, çoklu ilişkiler yaşamış olmanın yarattığı kabusa.
O ilişkiden kısa sürede, büyük bir nezaketle ayrılıyoruz. Soranlara 3’e kadar saydık, birlikte ayrıldık dediğini öğreniyorum. Göğsüm kabarıyor, yüzüm gülüyor, yüzümü güldürüyor. Şimdi bu yazıyı yazarken, yüzlerimizi güldürenler, gülümsemeler bulsun dilerim diyorum. Sen, ben demenin ötesinde güzel sohbetlerle hem arkadaş kalıyoruz hem de saygı kazanıyoruz.
Üniversite birinci sınıfta, gerçek aşıma sayılı günler kala…
Bun yazıyı yazmamdan günler sonra, yeniden yazımın başına oturuyorum. Vermem gereken kararlar içerisinde, biraz da yanız. Tek başına olmanın yalnızlık olmadığını bilmem dahi, bugünkü ruh halimi tasvirden biraz uzak kalıyor. Bu ahval ve şerait içerisinde, sesimi duyurmak istercesine yazıyorum bu satırları. Hikayenin devamı Dünya hayatında da rahat bir nefese aldığımda çıkacak biliyorum. Ve evrenin sonsuzluğuna ithafen.
Teşekkür ederim.
Funda TUNÇ
Anadolu Kalbi’nin Uyanışı
Velhasılıkelam Evrensel bakış