NASIL GELİŞECEĞİZ…..

NASIL GELİŞECEĞİZ

Gün geçtikçe, zaman ilerledikçe, gerilemeyi başaran tek millet olduğumuzu düşünmeye başladım son yıllarda. Ki yapılan araştırmalar, dış ülkelerin bizim ile ilgili yaptıkları yorumlar ve eleştiriler de bunu gösteriyor.

Diğer milletler, teknoloji de dahil olmak üzere yaşanan tüm gelişmeleri; eğitimde, ahlakta, bilimde, edebiyatta değerlendirip nadide bir taş gibi incelikle işlerken biz; okumayı, mukayese etmeyi, istikrarlı çalışmayı bile unuttuk. Kim kiminle nerede, bu saatin markası ne, şu hangi arabaya biniyor, kimin kaç evi var gibi hiçbir işimize yaramayacak bilgiler ve meraklarla kirletiyoruz ruhumuzu, bakış açımızı ve beynimizi köreltiyoruz…

Eğitim sistemleri, diğer ülkelerde insanların; bilgi, beceri ve yetisine göre düzenlenirken, bizde herkese aynı sistem uygulanıyor. Kısacası eşit ama adaletsiz bir sistem… kaplumbağa ve tazının aynı yarışa sokulup aynı performansı sergilemesini beklemek gibi bir şey değil mi bu?

Kendi yetimiz dahilinde değerlendirilmeyip, zor bir yarışa sokulduğumuz yetmezmiş gibi, bir de inancımıza, asırlardan beri var olan köklü ve görkemli, kaliteli, insancıl kültürümüze uzak düştüğümüzün, düşürüldüğümüzün farkında bile değiliz! Unutuyoruz, unutuluyoruz… Asırlar öncesinden bize bırakılan bilginliğin, olgunluğun, dil, edebiyat, bilim ve felsefe zenginliğinin yerini körlük ve hiçlik ve siliklik alıyor…

Türkiye’de bugün bir insanın konuşabildiği kelime sayısı sadece dört yüz ile sınırlıyken, diğer ülkelerde bu sayı bin yüz ile altı bin aralığında. Sanırım bu sayı algı durumumuzun da ne kadar içler acısı olduğunu göstermeye yetiyor.

Düşünebilme yetimiz, hatta tüm tutum ve hareketlerimiz, kelime haznemizin genişliğine göre şekil alır. Ne kadar çok kelime -dolayısıyla bilgi- o kadar geniş bir bakış açısı, o kadar çok fikir ve anlam akışı, o kadar çok empati, o kadar çok karakter…

Teknoloji, dizi ve marka bağımlılığını bir kenara bırakıp hem ruhen hem aklen kendimize -özümüze- dönmemiz gerektiğinin farkına varıp; okuyarak, anlayarak, emek vererek, inançla ve insanca hareket etmenin tadını hatırlayıp, en başta kendimize, sonra da tüm sevdiklerimize iyi gelmeye başlamamız gerekmiyor mu artık?

Yıllardır süregelen körelme, aptallaşma durumunu, farkındalıklarımız ve hassasiyetlerimizle -eskisi gibi- yerle yeksan etmemiz gerekmiyor mu?

Geçenlerde yabancı bir film ve dizi eleştirmeni ülkesine şöyle sesleniyor; “Lütfen Türk dizi ve filmlerini izlemeyin. Onlar yuva yıkmayı, ahlaka aykırı davranmayı, yalanı, iki yüzlüğü ve kötülüğü olağan bir şeymiş gibi gösteriyor. Toplumun ahlakı ile oynuyor ve gerçekten uzak hayat tarzlarını insanlara sunarak psikolojik erozyon yaşanmasına sebep oluyor.”

Uyanmamız, uyandırmamız, kendimizi, sevdiklerimizi ve en önemlisi bundan sonra ebeveyn olacak, yol gösterecek olan evlatlarımızı; bilgi, ahlak, etik, empati ve farkındalık hamuru ile yoğurup şekillendirmemiz gerekmiyor mu artık?

Uyanalım, uyandıralım!

 

hakkında Fazile AŞAR

Fazile AŞAR

Ayrıca Kontrol Et

OİNOANDA YAZITI : KAMUSAL FELSEFE OKULU

“Dünyanın en büyük taş felsefe kitabı” Dünyanın bilinen en büyük ve en kapsamlı felsefi yazıtı, …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir