ALLAH’IN DELİSİ, DÜNYA’NIN DAHİSİ
Şimdi, dün başladığım, acılarından çiçek açma hayat hikayemin, karanlığınının en derin sularına davet ediyorum sizi… Beşiğe ve hatta kundağa kadar…
Ben yaşarken ve arınırken ben olarak kalmadım, siz de okuduktan sonra siz olarak çıkamayabilirsiniz… Söyleyince ürkütücü , yaşarken korkunç farkına varınca da güç ve cesaret geliyor insana… Çünkü bu benim gerçekleşmiş hikayem…
Hayatımın ilk yıllarında, 3 yaşında aile bireyi tarafından uğradığım cinsel taciz, annemin farkındalığı, maruz kaldığı fiziksel şiddet ve beni koruma çabalarıyla birlikte, ablamın yatarak geçirdiği hastlaığı nedeniyle özel ilgiyle bakılması, kendini ifade ederken akıl yönünden takdir edilmesi ve aile fotoğraflarında dahi nadiren anne babamın yanında görülmemle geçirdiğim çocukluk sonrası, 9 yaşına kadar annemin uğradığı şiddete ve izlerine şahitlik ettikten sonra, anne memleketi olan Ereğli’ye filmleri aratmayacak şekilde aile yakını yardımıyla, taksiyle çuvalları üstümüze örterek korkuyla kaçışımızın sahneleri kalmış aklımda. Ereğli’ye gittikten sonra, anne ve anneanneyle başladığımız yeni hayatın, zorluklarıyla başbaşa kalırken, kendime yemek dahil bakmaya başlama yaşım ise 8. Evdeki malzemelerle, küçük tüpte şehriyelerini yakarak da olsa çorbayı yaptığımı hatırlıyorum. İlkokul 1. sınıfı annemde Manisa Kayacık Kasabası’nda okuduğum dönemden sonra Ereğli’de benim hayatta olduğumu ve zekamı ilk fark eden öğretmenim ise Atatürk İlkokulu’nda Ahmet Sümer öğretmenim oldu… Ve tabi uzun sürmedi. Yaklaşık bir yıl sonra başka bir eve taşınmamızla, öğrenci ayrımı yaparak, eksik olan öğrencileri de görmezden gelen bir öğretmenle öğrenim hayatım devam etti. Tam da o yıl, babamın şiddet ve taciz gösterileri devam etmiş olacak ki, gazetede gördüğümüz bir haberle daha da karanlığa sürüklendi hayatımız. Komşudaki gazeten isminin baş harfleriyle öğrendik, okulda öğrencisiyle yaşadığı durumu ve geçirdiği soruşturmayı… Annemse Ereğli’de Yıldız, eski adıyla Durlaz Köyü’ne sabah erkenden gidip, akşam ancak gelebiliyordu…
Evde bazen yemek var, bazen yok ve hatta bazen yemek yapacak malzeme yok… Ev soğuk, sobalı… O zamanlar da kış kış hani… -25’leri buluyor hava sıcaklığı, çeşmeler, tuvaletler donuyor. Ablamla ben, eve gelen tonlarca odunu kömürü geldikçe bodruma taşıyor, bir de üstüne sobayı yakıyor, bir de annem sevinsin diyerek yemek yaptığımızı da iyi hatırlıyorum.
Tabi evdeki tacizin etkileri, annem o zamandan gelişimci olup, çözeceğimi tahmin etmiş gibi, beni köşeye çekip, “Baban sana bir şey yaptı mı? Bana gerçeği söyle.” dediğini hatırlıyorum çok net. Bana yaşam hikayemizi çözmek üzere bıraktığı mihenk taşlarından sadece biri… Elbette bir şey yapmak ne demek, çocuk aklımla, bütün babalar öyle sever diye bildiğimden, cevapsız kaldığımı ve hatta annemin önerileri üzerine ne söylemem gerektiğini anlamaya başladığım ve istediğini söylersem istediğim olur anlayışı, yalan söylemeyi kastediyorum, işte tam o zamanlar rast geliyor.
Derken, aldığımız haberin etkisinin ailede yayılması, baba tarafının ısrarları, annemin ne yapacağını bilemediği bir süreçte olacak ki babamı eve yeniden kabulüyle, babamın gidişi de pek uzun sürmüyor tabi…
Dayılarımın Ereğli’de olmasının da etkisi olacak ki ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki soruşturması devam ederken, bir gün eve geldiğimizde babam evden yok oldu… Ablamla bana o zamanın parası 20 lira bırakarak… Ve aynı akşam, kış ayazında, Ereğli’deki otellerde babamı arayıp, bulamamak… Bir umuttu işte.
Annemin kalp rahatsızlığı tam da o zamanlar başladı, hem hastalanıyor hem de sinir krizleri geçiriyor, ağlıyor, bizi dahi istemiyor… Annem 31, ben 9, Ablam 12 yaşında…
Annemin mutsuzluğu, babamın yüzünden diye düşündüğümüz o günlerde, bir yerden kulağımıza çalındı, 1000 ihlas suresi okuyanların duası kabul olurmuş diye… Bir gece, sabaha kadar ablamla birlikte okuduk, annemin yatağının üstünde, annem babamdan ayrılsın, mutlu olalım niyetiyle…Her 10 dua için bir çarpı… Ve öyle de oldu elbet…Çorum Alaca’daki hakim komşumuzun annemin yaşadıklarına şahitliğiyle tek celsede çocukları da anneye vererek, babanın çocukları görmesi yasaklanan, oldukça az ve elbette sonrasında alamayacağımız bir nafaka kararıyla, sonuçlandı mahkeme… Annem öğretmen babamda soruşturma bitmeden istifa etmişti bile… Annem, ben ve ablam sonrasında, bazen 3 kadın, bir anda büyüdük çünkü, bazen 3 kız çocuğu, annem de bizimle çocuk oldu, bazen de anneannemin bizde olmasının yaşattığı zorluklarla… Neden derseniz, orası da oldukça derin bir hikaye, şimdilik şu kadarını söyleyeyim, genç yaşta 4 çocukla dul kalmıştı anneannem. Devlet ebesiydi, o zamanki kız çocukları okumaz denişine inat eder gibi, okumuştu. Büyük dedem de okutmuştu, 7 yıllık Hicret yolculuğunu yapan saygıdeğer bir hoca…
Şimdi devam edelim, yolcuğun geçmişten kalan manevi mirasının, çocuklarda gerçekleşmesinin şahitliğine… Şimdi bir yandan yazıp, bir yandan da arada tut elimi diyesim geliyor Rabbime ve diyorum. İlla bana görünecek bir yer bulup, beni şaşırtıp, sevdiriyor kendini, seviyor beni. Şu an bunları yazmama sebep cesaretim ve tutkumla, yaradanıma hayranlığımı da heybeme koyup devam ediyorum anlatmaya.
Nerede kalmıştık, bir göz atayım, bir nefes tütünden, bir nefes havadan, bir nefes geçmişten, bir nefes şimdiden… Gelecek mi, o şimdide yazılıyor derken ezan okunmaya başladı… Ne yapıyorsan bırak da, gel birlikte hareket edip nefes alalım diyor, günde 5 kere… Bana ise her an… Bazen havayla, bazen suyla, bazen ateşle, bazen de toprağın gücüyle çoğu zaman da müzikle haberleşiyoruz işte… Renkler, sayılar… Beni pek yalnız bırakmıyor anlayana da kadar da rahat bırakmıyor tabi ki… Gülücük gülücük gülücük. Yolu bilenler bilmeyenlere anlatsın, anlayanlar anladı beni. Hafiften bir serzeniş sonrası, Tanrı vergisi, el emeğim bir kahve yapayım, akşam geceye kavuşurken… Birkaç dakikaya yeniden buluşalım ve sen de derin nefesler al dilersen ya da en sevdiklerimden, Queen şarkısı, Bohemian Rhapsody çalsın, evrenin gönlünden, karanlığa inat…
Şimdi bir kahve yapıp, yeniden döneceğim derken, araya, Duyanlara duymayanlara, soranlara sormayanlar dinleyip, İzmir’de çıkan yangın için dans edip, dua ederken, bir yandan hayallerimi, bir yandan sevdiklerimi bir yandan hissettiklerimi gönderdim yangın yerine… Balkondan da bahçeyi suladım, gökyüzünden yıldızlar yangın yerine inercesine… Ben onu çok seviyorum derken sarayımda araya çile bülbülüm edasında Allah Allah diye diye… Sesim yettiğince söyleyip yetmediğinde içimden haykırarak…
Buraya kadar geldiğimiz hikayenin, benim için çoktan yazılmış kısmı ise, karakterimizin %70’inin 6 yaş öncesinde yaşadıklarımızla, öğrendiklerimizle gerçekleşiyor olmasıyla, belirlenmişti bile… Ne görürsek, onu da tekrar yaparak tecrübe ediyoruz. Bu arada yetim kaldı bu çocuklar, eyvah eyvah nidaları da gelen gidenle, yanımızda konuşuluyor elbet… Öncesinde normal yaşanıyor gibi görünen bu süreç, insanların bize acıması ve yazık der gibi bakışlarıyla, bunun kötü bir şey olduğunu anlamamıza yetiyor. Küçük bir ilçede, güzel ve iki çocuğuyla yalnız kalmış bir kadının ve kızlarının, zorlu yolculuğu şimdi başlıyor.
Tam da o zamanlar, annem yetişiyor imdadıma… Anlatırken, “Funda küçüktü, hiçbir şey hatırlamıyor” diyor. Dedikçe inanıyorum, dedikçe unutuyorum… Ve hayatta kalma sebebim, gerektiğinde hatırlayacağım 37 yaşına kadar. Annemin Dünya’mızdan ayrılıp, halkın rahmetine javuşmasından başlayarak, uzunca bir zamanımı alıyor. Ve sonra annemin bıraktığı mihenk taşlarını bularak, eğitimci ve gelişimci olmanın, bu yaşta yaşadığım sorunlardan başlayararak ilerliyorum. İleriye doğru yaşayıp, geçmişe doğru yol almaya. İkinci evliliğim sona ermiş, yaşamak ve yaşamamak arasında gidip geliyorum. Yaşamaya sebebim çok biliyorum, ancak gücüm yok farkedip bir gece vazgeçiyorum… Gitmeyeceğimi biliyorum ne hassa, umutsuzca içiyorum…
Sabah olup uyandığımda, yaşıyorum diyorum ve hatta yaşadığımı farkediyorum. Üzerimde bir hafiflik var, biraz şaşkın, gözlerim evdeki renkleri görmeye başlıyor, dışardan gün ışığı süzülüyor içeri ve o an bir örümcekle kesişiyor yollarımız… Sarı koltuğun üzerinde. İlk kez gözgöze geliyoruz… Bakışıyoruz uzun uzun… Beni seviyor güzelim gözleriyle… Kiminin 4 kimisin 6 kimisinin 8 ila 10 gözü var… Derler ya Peygamberimizi kurtarma hikayesi var diye… O sabah beni de hayata bağlıyor… Ve yıllarca süren dostluğumuz başlıyor…
Dostlarım, komşularım özellikle genç can yoldaşlarım, yanımda oluyorlar hep ve ben kendim gibi olmayı bazen sinirli bazen coşkulu zor da olsa gülümseyip, kalıyorum yanlarında… Aşk hayatım da öyle bir canlanıyor ki, sormayın… Dışı seni, içi beni yakar bir durumda. Tabi bunu yıllar sonra anlıyorum…
Öyle uzun uzun dalıyorum, her şey kafamın içinde gerçekleşiyor sanki. Bu arada, okula gidip, derse giriyorum, ev tertemiz ben şıkır şıkır… Her şeye devam ediyorum, korkularıma ve zorluklara inat…
Bir gece kafamdaki seslere yakalanıyorum, uyku kaçıyor, korkular basıyor pek fena, hem de nasıl bir hızla, şiddetle… Neyse ki mevsim yaz, can dostum yanımda… Namaz kılıyoruz önce, en son lisede anneannemle kıldım, sonrasında öyle bir vazgeçiş…
33 yaşında kadar sadece Dünya hayatı… Kızgınlık da var tabi serde…
Aklımdaki sevgiyi, bilim ve felsefenin ispatıyla buluşturana kadar. İşte o gece, diyorum ki ya deli olacağım ya da dahi… Bugünkü aklımla da diyorum ki, Allah’ın delisi, Dünya’nın dahisi. Anlaşılmaya çalışmaktansa yazmaya karar vermem bundan bir kaç yıl sonra başlıyor elbette… 4 yıllık sosyal medya günlüğüm, yeşermişliğim, mutluluğum… İyileşme yolculuğumdu elbette… Aydınlığma sebep karanlıklarımdayız şimdi birlikte… Hayatımın yazgısı..Ve evet bu daha başlangıç…
Psikolojik rahatsızlıklar yani ruh ve sinir hastalıkları, hem fiziksel, hem duygusal, hem zihinsel hem de enerjisel boyutta çoğunu tohumları atılmış, kimi büyümüş, kimi bastırılmış, kimi içerde kimi dışarda görünmeye başlıyor…
Sonra ne oluyor, sonunda ne oluyor derseniz?
Henüz 9 yaşındayım…
Anadolu Kalbi’nin Uyanışı
Funda TUNÇ
Velhasılıkelam Evrensel bakış