BEN ”BENİM” GİBİSİNİ GÖRMEDİM

13,5 milyar yıllık evrenin, son dakikalarında, 2024  yıl önce, güneş takvimiyle, insan eliyle  başlatılıyor zaman dediğimiz kafes. E beynimiz de diyor ki, “Ben zaman falan bilmem,  ezelden beridir hür  yaşadım, hür yaşarım.

Hal böyle  olunca, zaman kavramına göre beynimiz henüz evrilmiş değil. O yüzdendir ki, yarın için  alınan diyete başlama, sigara bırakma kararları gerçekleşmez. Zaman kavramı oluşmadığından, yarını da kabul etmiyor beynimiz haliyle… Bir de bunun geçmişi  var tabi, zamansız olunca beyin, geçmişi de geçmiş olarak bilmiyor, her bir kare canlı, film gibi. Nasıl ki bir film çekildiğinde tekrar tekrar izleyebiliyoruz işte  bilinçaltı da öyle. Ve bir de yaşadıklarının hata olduğunu düşünüyorsan tekrar tekrar aynı  acı, aynı  suçluluk  duygusu. Hoşgeldin cehenneme.

O yüzden  geçmiş temizliği yapmak gerek ki, yaşamı “an”da kuralım. Geçmişte kalınca  depresyon,  gelecekte yaşarsak da kaygı bozukluğuna kapılıyor insan.

Her ikisini de hayatımda tecrübe ederek, evrimi anlayarak, gelişimi yaşayarak, öğrenerek anı kurmaya, yani yaşamaya  yani “Kur’an” a, nasıl daha iyi bir insan olunur felsefemle, kendi hayatımdan kesitlerle, zaman zaman içimdeki korku dolu çocukla,  sürekli yetersiz olduğumu söyleyen eleştirel yanımla, “Ben neler çektim biliyor musun?” diyen arabesk kadınla hep birlikte çıktık “iyi”leşme yolculuğuma. Önce iyileşmeli, sonra insan olmalıydım…

Farkettiklerimden en kıymetli olanlardan biri de, korkunun, endişenin sebebinin cehalet olması… İnancın da akılla birlikte, anlama cesaretiyle birlikte gelmesi. İnanç deyince yine kavramlar karışmasın, din rehberliği  ayrı bir boyut. Bir tercihten ibaret. Dünyadaki ruh sayısı kadar, tanrıya ulaşma yöntemi var diyor Bab ı Aziz

Bir hocam demişti ki bana “İnsanlar sonucu görür, süreci değil… ” Ve haklıydı elbet…

Ben süreci  anlama cesareti göstermeye  başladığımda, bundan yıllar  önce felsefe okurken,  DNA’mızın ilk sarmalının, Dünyadaki bütün canlılarla, insan aklıyla bildiğimiz ve tanıdığımız bütün canlıların uzaktan veya yakından akrabamız olduğunun mutluluğuyla ki en çok  ağaçlarla akraba olmak heyecanlandırdı beni, öğrendiğimde başladı hayata inancım. Ve evet, “oku”yarak… Bir de yoga insan anatomisi dersinde, insan sinir sisteminde iki ayrı  hayvanın sinir sisteminin bilim tarafından bulunması, hayvansal güdülerimizin neden bu kadar baskın  olduğunu anlamamı sağladı…

İnsanın gelişim serüvenine, anne baba okulundan, 6 yaşında başladığım devlet okulu, arkadaş  okulu, aşk  okulu, evlilik okulu… Bir de mesleğim ve tecrübelerim eklenince… Kısacası dünyanın bir gelişim  ve evrim okulu olduğunu farketmemle. Hayatın, bize sistem tarafından öğretilen, yemek, içmek, evlenmek, üremek, tüketmek  ötesinde  bir gerçekliği olmalıydı. Sevgiyi, anlayışı, aşkı dünyadan kaldırıldığında geriye yaşanacak bir dünya kalmayacağını söylediğimde ise inancımın adını koyduğum gün  oldu. “Sevgi“… Yaşım mı? 35

Önce insanın  nasıl  geliştiği, sonra evrenin evrimini, yani Sinan Canan‘ın deyimiyle;

“İnsanın çamurdan yapıldığını iddia etmek, Tanrı’nın yaratım şeklini aşağılamaktır. Evrim o kadar mükemmeldir ki Tanrı’nın yaratım şeklidir. ”

İşte tam da bu yüzden, öğrenmem, daha çok okumam, daha çok izlemem, daha çok sorgulamam ve risk almam gerekti.

Tabi bu yolculuğa ruhumdaki ve bedenimdeki hastalıklar da eşlik  etti ki,  ne kadar zorlu olsalar da sayelerinde bir çok şey  öğrendim. İyileşmeye niyetliydim ve batı tıbbında çaresi yoktu dertlerimin. O halde doğuya bakacaktım ki o da beni, bitkilerle, doğayla, hareketle şifalanmaya ve harika bir beslenme yolculuğuna çıkardı. Öğrendim ki “Ne yersen osun, ne kadar okursan o kadar öğrenirsin, yürürsen akıllanırsın, gezersen bilgelik alırsın, çalışırsan yaşarsın, risk alırsan arınırsın…”

 Ve de nefes alıp  hareket edersen de iyileşirsin

Hareketin ve nefesin, vücudumuzu oluşturan  70 ila 100 trilyon hücrede, bedende, zihinde, duygularımda öyle çok etkisi vardı ki asıl keşif orada başladı. Önce pilates sonrasında yoga. Bundan önce yaşadığım her olay, her duygu bedenimde kayıtlıydı. Biyolojim biyografimdi, yani geçmişim… Depresyondan egzamaya, ansiyeteden, şeker sorununa, bağımlılıklardan bipolar alt yapıya kadar liste epeyce kabarıktı. Bazıları çocukluktan oldukça  derinden, bazıları  genç yetişkinlikten birikerek bugüne kadar gelmişti. Bir nevi ruh kanserine yakalanmıştım. Ruh deyince, bildiğimiz psikoloji. Yakın zamana kadar ruh ve sinir hastalıkları denirdi, yavaş yavaş unutturuldu.  Ve hatta bir arkadaşım “Ruha inanıyor  musun?” diye sorunca, “Gerçek olan  her şeye inanırım. ” derken buldum kendimi. Gerçek buydu. İyi hissettiğimde sular seller gibi cennette, kötü hissettiğimde ise cayır cayır alevler içinde, cehennemde… İkisini de biliyorum,  çünkü bugünkü yaşantımda birinden birine gidilen o yolda ilerliyorum

Bugün yazmak istedim ki, şekersiz beslenmemin 25. gününde  şunu  söyledim kendime, “Ben artık kendimi kandırmıyorum ne şekerle, ne yalanlarla, ne yemekle, ne televizyonla, ne alkolle…”

Bugünkü Funda’yı gerçekleştirme cesaretimle ailem, rehberlerim, dostlarım  ve can yoldaşlarım, kedilerim  Maya, Luna, Yıldız, Sirius, Venüs ve Güney’le. Benim için en doğru anne babayla, atalarımla… Ve canım hocalarım ve dostlarımla…   Kendimden başlayarak kalplerimizden öpüyorum hepimizi. Öpüyorum  ki şu  an tek başıma bu yazıyı yazıyor olsam da  artık asla yalnız olmadığımı ve severek sevildiğimi hissederek yaşıyorum bu bayram.

Dün  canım komşu kızı  Öykü ‘nün “Funda Öğretmenim ilk sana geleceğim yarın!”  dediğindeki coşkuyla.  Aydın’dan kuru incir, güzeller güzeli Medine hurmalarımla bekliyorum…  Ceviz de kıracağım yanına  elbet…

Şimdiden, 5 yıllık yaşam tecrübesiyle “Öğretmenim, ben akşam şekerli pasta yemedim, portakal yedim” diyen evlatlarım, yıldızlarım  var benim. Bedeniyle, aklıyla,  vicdanıyla güçlü ve özgür…

Hayatımın sistemden bağımsız ilk bayramı ve ben geçmişimden özgürüm… Bu bir kutlama, bu  bir kutsama, bu bir davet. Yazdıklarımı okuyup buraya kadar geldiğine göre, yolculuğunda ne zaman bir dost istersen, acılarından çiçek açmış, yaşadıklarını tecrübeye dönüştürmüş, o zaman ben buradayım. Koşulsuzca seviyorum seni, sorgulamadan, yargılamadan ve olduğun gibi…

İnsan olma yolculuğumuzda, irademizle yaradanımızın gücünü hayatımızda  gerçekleştirme cesaretimizle,  bayramımız kut olsun, kutlu olsun…

Annenin “Hak” olmasının bilinciyle… Annem Emine Seher Tunç’a ithafen…

Sen gelmiş geçmiş en iyi öğretmensin.. Ve ben seni çok seviyorum Ayparçam, Azize’m.

Dünyada oluşumun  44. Yılında… 45’e sayılı günler kala…

PeriFunYoga

Funda TUNÇ

 

 

hakkında F T

F T
Bildiğiniz üzere, ben bir yazarım. Bana yazarım, bize yazarım, ona yazarım, kışa yazarım, yaza yazarım... Aklıma yazarım, mutluluğa yazarım. Derine yazarım, şerefine yazarım. Sonsuzluğa yazarım, sevgiye yazarım. Beyaza yazarım, renklere yazarım... Nefese yazarım, suya yazarım... Dudaklara yazarım, öpücüğe yazarım. Neşeye yazarım, ışığa yazarım... Sağlıga yazarım, toprağa yazarım. Derde yazarım, dermana yazarım. Sessizliğe yazarım, kar tanelerine yazarım... Dünya'ya yazarım... ANAdolu'ya yazarım. Sana yazarım, gözlerine yazarım. Bir'e yazarım, bütüne yazarım... Öle yazarım ölmem de Aşk'a yazarım... PeriFunYoga

Ayrıca Kontrol Et

22 ŞİRKET ZARARI BÜYÜTTÜ ; BORSA NEYİ FİYATLIYOR ?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir