KADIN…
ROMAN’dan alıntı… KADIN… Bir zamanlar aynı adamla aynı eve, aynı sofraya, aynı hayallere inanmıştı. Ağzından düşürmediği tek bir kelime vardı : BİZ. O adamın hayatını, işini, düzenini yalnızca bir eş olarak değil,…
ROMAN’dan alıntı…
KADIN…

Bir zamanlar aynı adamla aynı eve, aynı sofraya, aynı hayallere inanmıştı. Ağzından düşürmediği tek bir kelime vardı : BİZ.
O adamın hayatını, işini, düzenini yalnızca bir eş olarak değil, gerçek anlamıyla bir hayat ortağı olarak baştan kurmuştu. Çünkü o adamın ne bugün sahip olduğu işleri kurabilecek bir birikimi vardı, ne kendi başına yaratabileceği bir maddi gücü, ne de bugün yaptığı şeyleri yapabilmesini sağlayacak bir sermayesi. Kadının emeği, ailesinin desteği, yıllar boyunca ortaya koyduğu akıl, organizasyon ve güven, o BİZİM dediği hayatın temelini oluşturmuştu.
Kadın aslında hayata yabancı değildi.
Yıllarca profesyonel ve kurumsal hayatın içinde çalışmış, büyük paralar kazanmış, kendi ayakları üzerinde durmuş ve kendisini defalarca ispatlamıştı. Evlendikten sonra ise hayatının önceliğini değiştirdi. Ailesini ön plana koydu. Kocasını yıllarca ince bir nakış gibi işledi. Son yıllarda yapılan her işte, kurulan her düzende, alınan her kararda kocasını öne çıkardı; kendisini ise bilinçli olarak arka planda tuttu.
Bunu yapmasının sebebi bazı şeyleri kendisinin yapamayacak olması değildi. Tam tersine, yapabileceğini dünya biliyordu. Ama o, kocasını ailesinin direği olarak görmüştü. Evin, ailenin ve kurulan düzenin merkezinde onun görünmesini gerekli görmüştü. Kendi gücünü geri çekmekten değil, birlikte kurdukları hayatı korumaktan yana olmuştu.
Bu yüzden hiçbir şeyi “ben” diye kurmadı.
Hep “biz” dedi.
Biz yaptık.
Biz kazandık.
Biz kurduk.
Biz büyüttük.
Bizim şirketimiz.
Bizim paramız.
Bizim hayatımız.
Çünkü onun için gerçekten de öyleydi.
O yapının görünmeyen mimarıydı.
Ve sonra bir gün adam, kadının bir arkadaşının yanında, beraber kurdukları şirketlerden söz ederken “benim şirketlerim” dedi.
Kadının arkadaşı adamı çok fazla tanımıyordu. Ama o dost, bu cümleyi duyduğu anda kadına döndü ve ona yalnızca şunu söyledi:
“Sen BİZ diyorsun. O neden BEN diyor? Buna dikkat et.”
Kadın o gün bile kötü bir niyet aramadı.
Belki bir kelimeydi. Belki ağzından öylesine çıkmıştı. Belki üzerinde durulmayacak kadar küçük bir ayrıntıydı.
Ama bazen insanın hayatına dışarıdan bakan biri, içeride yaşayan insanın göremediği bir şeyi iki dakikada görür.
O dost, yalnızca iki üç dakikalık bir sohbetin içinde çok önemli bir şeyi fark etmiş ve kadını uyarmıştı.
Kadın, hep “biz” demeye devam etti. Çünkü onun dünyasında gerçekten bir “biz” vardı.
Adam ise zamanla o yapının kendisine ait olduğuna inanmaya başladı.
Sonra bir gün, kadının yıllarca ailesinin bütçesi olarak gördüğü şeylerle adamın kendi hakkı olarak gördüğü şeyler birbirinden ayrılmaya başladı. Evlilikleri boyunca kadının imkanları ve sahip olduğu bütün maddi güç adam tarafından “aile bütçesi” olarak adlandırılmıştı.
Kadının ailesinin sağladığı imkanlar aile bütçesiydi. Kadının ortaya koyduğu kaynaklar aile bütçesiydi. Ama sıra kurulan şirketlerdeki varlıklara geldiğinde, aynı anlayış ortadan kayboldu.
Aile bütçesinden ayrı tutulan paralar, adamın kendi hakkıymış gibi saklandı. Kaçırıldı. Bir yerlerden başka yerlere taşındı. Hesabı verilmedi.
Asla eve getirilmeyen, eve göre daha güvenli bulduğu sokakta duran araçların içinde bekletilen, bagajlarda saklanan, tutulduğu halde hesabı verilmeyen paralar…
Bir zamanlar kadın tarafından var olan her şey ortaya konulmuş, aynı masada daima paylaşılmış ancak daha sonra adam tarafından tüm varlıkların, artık bir sır gibi saklandığı günler akıp gitmiş.
Adamın işine geldiğinde bütün varlıklar “aile bütçesi” idi. Kendisinin paylaşması gereken zaman geldiğinde ise aynı varlıklar artık “aile bütçesi” değildi. Ne büyük ironi değil mi?
Ve boşanma sürecinde yaşananlar, bu ayrımın yalnızca bir düşünce olmadığını; yapılan hamlelerle tek tek ortaya konulduğunu gösterdi.
Sonra aldatmalar tek tek kadının önüne düşmeye başladı.
Bir kadının yalnızca eşine değil, yıllarına, kurduğu hayata ve kendi gerçekliğine olan güvenini de parçalayan türden aldatmalar…
Ve adam bütün bunların içinde kendisine yeni bir hikâye yazdı. Hikâyenin kahramanı yine kendisiydi.
Tabii ki evlilik darmaduman oldu. Ama mesele yalnızca bir evliliğin dağılması değildi. Çünkü bir evlilik biterken bazı insanlar yalnızca bavullarını alıp gitmezler.
Geride hesaplar bırakırlar.
Geride kırılmış güvenler bırakırlar.
Geride cevaplanmamış sorular bırakırlar.
Ve bazen, karşı tarafın hakkı olan şeyleri de kendileriyle birlikte götürmeye çalışırlar.
Bu adam da öyle yaptı.
Kadın şirketlerden uzaklaştırıldı.
Gelen ödemeler banka hareketleri her şey kadından saklandı.
Mal varlıklığının el değiştirmesi görüldü. Adam, şirketleri de gözünü kırpmadan devreder ve değiştirirdi ancak holdinglerle yapılan ciddi noter sözleşmeleri, bankada tutulan blokeler bunu yapmasına el vermedi.
Adam şirketleri kendisine alıp götürdüğü gibi kadının babadan geçen öz varlığına dahi tedbir koydurttu.
Adamın dava başlamadan hemen önce yaptığı bazı işlemler bile artık başka bir anlam taşıyordu.
Kadın hiçbir şeyini kaçırmadı, hiçbir tenezzülde dahi bulunmadı. Kadın maddesel olarak hiçbir hamle yapmadan hep kocasının önce ne yapacağını bekledi. Çünkü hala o kadar kötü bir adam olacağına inanmıyordu. Defalarca bir çok kanaldan anlaşma yolu teklif etti. Adam en ufak bir paylaşımı dahi kabul etmedi. Kadın her şeyi gördü, anladı. Sabretti ve her şeyi olması gerektiği gibi vakti geldiğinde yürüttü.
Ve kadın bütün bunları izlerken bir şeyi fark etti:
Adam hâlâ durmuyordu.
Yaşananlardan sonra insanın utanmasını beklediği yerde, yeni hamleler geliyordu.
Yeni iddialar.
Yeni suçlamalar.
Yeni hesaplar.
Yeni yollar.
Sanki geçmişte yaptıkları yetmemiş gibi…
Sanki bir insanın güvenini, ailesini, yıllarını ve emeğini parçaladıktan sonra geriye dönüp bir kez daha aynı yere vurmak mümkünmüş gibi.
Devam etti.
Çünkü bazı insanlar yaptıkları kötülüğün büyüklüğünü, karşılarındaki insanın sessizliğiyle ölçer.
Kadının sessizliğini ve harekete geçmeyişini de uzun süre yanlış anladı.
Onun bir şey yapamayacağını düşündü. Adam, kadının onun yaptığı her şeyi bildiğini, bildiği halde bunları kabul edip etrafına yalnızca blöf yaptığını anlatıyordu.
Çünkü ona göre kadın gerçekleri ortaya koyamazdı.
Evet, bunlar vardı.
Evet, kadın biliyordu.
Kadının elindeki gerçeklerin hiçbir zaman karşısına çıkamayacağına inanıyordu.
Oysa kadın susmuyordu.
Biriktiriyordu.
Tarihleri biriktiriyordu.
Belgeleri biriktiriyordu.
Konuşmaları biriktiriyordu.
Kimin ne zaman ne yaptığını, hangi taşın hangi gün yerinden oynadığını, hangi sözün hangi olaydan sonra söylendiğini biriktiriyordu.
Çünkü bazı gerçekler o anda değil, zaman geçtikçe daha da ağırlaşarak ortaya çıkar.
Ve adam hâlâ kendisine bir zafer hikâyesi yazmaya çalışıyordu.
Oysa hayatın ironisi şuydu:
Bir insan başkasına kurduğu düzenin içinde kendisini ne kadar akıllı zannederse zannetsin, gerçekler bir gün o düzenin kime ait olduğunu gösterirdi.
Kadın artık eskisi gibi değildi.
Kırılmıştı.
Evet.
Ama kırılmakla yok olmak arasındaki farkı öğrenmişti.
Bazı kadınlar kırıldıklarında dağılır.
Bazıları ise parçalarını tek tek yerden toplar ve kendilerini eskisinden daha güçlü bir biçimde yeniden kurarlar.
O kadın ikincisiydi.
Ve adamın hâlâ anlamadığı şey tam olarak buydu. Onun kaybettiği şey yalnızca bir eş değildi. Ona sonsuz güvenen bir kadını kaybetmişti. Bir daha asla ona böylesine güvenen bir kadınla karşılaşamayacak.
Yıllarca yanında duran insanı kaybetmişti. Kendisini en iyi bilen, her haliyle kabul eden ve seven kişiyi kaybetmişti.
Ve belki de en önemlisi, bir zamanlar bütün bunları sevgi uğruna sineye çekebilecek olan kadını kaybetmişti.
Çünkü artık o kadın yoktu.
Yerinde, her şeyi görmüş bir kadın vardı.
Ve adam hâlâ hamle yapıyordu.
Kadın ise asla korkmuyordu.
Çünkü bazı hikâyelerde final, kötülük yapan kişinin kazandığını sandığı yerde başlamaz. Final, karşısındaki insanın artık korkmadığı yerde başlar.
Bazen en güçlü cevap, yapılan son hamleye karşılık vermek değildir. Zamanın bütün hamleleri tek tek yerine koymasını izlemektir.
O, kadının hayatını yıkabileceğini sandı. Oysa yalnızca kadının, onunla kurduğu hayatı bitirdi.
Çünkü insanlar bir insanı kaybettiklerinde yalnızca birini kaybetmezler; kendilerine bir ömür boyunca inanmış olan son tanığı da kaybederler.
Ve gerçekten kendine ait olmayanı taşıdıkça, aslında en büyük kaybı yaşayacaktır : KENDİNİ…
Bazı hesaplar sadece mahkeme salonlarında değil, insanın kendi hayatında kesilir.
Bu hikâyenin sonunu adam yazacağını sandı. Oysa son sayfayı artık kadın çeviriyordu… Bu hikaye çoktan bitmişti!



