Ölüm dediğimiz şey Her Mitolojinin Kendi Aynası

İnsan bilinci, tarih boyunca yüzleştiği en büyük bilinmezliği, yani ölümü hiçbir zaman salt bir yok oluş olarak kabul etmedi. Aksine her coğrafya, bu kaçınılmaz sonu kendi hayat felsefesiyle ehlileştirmeye çalıştı. Mitolojilere bu gözle baktığımda, ölümün aslında bir bitiş değil, her kültürün yaşamı anlamlandırma evresi olduğunu görüyorum.
Örneğin Antik Mısır’da ölüm, titizlikle kurgulanmış kozmik bir bürokrasinin başlangıcıydı. Hayatın etik bir muhasebesi niteliğindeki o meşhur terazi sahnesi , ölümü kalıcı bir düzenin kapısı haline getiriyordu. Buna tezat olarak Antik Yunan dünyasında ölüm, çok daha kederli ve soluk bir gri tondaydı. Sıradan ruhların geçmiş yaşamlarının silik birer gölgesi olarak dolandığı Hades, adeta dünyaya duyulan özlemin yas yeriydi. Akhilleus’un ölüler diyarında kral olmaktansa yeryüzünde bir köle olmayı yeğlemesi, Yunan insanının hayata olan melankolik tutkusunu özetliyordu.
”İnsan ölüme baktığında, doğrudan kendi yaşamına yüklemek istediği anlamın yansımasını görmüştür.”
Kuzeyin çetin şartlarında şekillenen İskandinav mitolojisinde ise ölüm, bir son olmaktan çıkıp askeri bir şeref kürsüsüne dönüşüyordu. Yatakta ölmek bir talihsizlikken, savaş meydanında can vermek Valhalla’da tanrıların yanında yer alma hakkı doğuruyordu. Madalyonun öbür yüzünde, Doğu felsefesinde çizgisel bir son yerine dairesel bir döngü karşımıza çıkar. Ruhun beden değiştirdiği bu sistemde ölüm, sadece tekâmül yolundaki geçici bir duraktır.
İnsanoğlu, ölümden duyduğu o köklü ontolojik dehşeti ve hiçlik durumunu, ona mitolojik anlatılar giydirerek evcilleştirmeyi başarmıştır. Ölüm, aslında her toplumun kendi varoluşsal çelişkilerini, ahlaki ideallerini ve dünyaya bakışını yansıttığı berrak bir aynadır. Savaşçı kültürler bu kaçınılmaz sonu askeri bir onur basamağına dönüştürerek teselli bulmuş, doğanın ritmini izleyen tarım toplumları ise onu toprağın bağrındaki kutsal bir yeniden doğuş döngüsüyle kutsamıştır. Ölüm, her mitolojide farklı bir anlama evresi olmuştur, çünkü insan ölüme gömdüğü her hikayede aslında kendi yaşamının sınırlarını çizmiş ve hayata tutunacağı anlamı inşa etmiştir. İnsan zihni, en büyük yenilgisi olan ölümü hiçbir zaman kuru bir yok oluşa teslim etmemiş, aksine onu yaşamı kuran, yöneten ve anlamlı kılan en güçlü varoluşsal kaynak haline getirmiştir.