Ruh ve Beden Köprüsü… Kendinden Kendine!
Ruhun Sustuklarını Beden Ne Kadar Taşır? İnsan bazen duygularını yaşamaz. Onları erteler. Bir kırgınlığı içine atar. Bir öfkeyi yutar. Bir vedayı tamamlayamaz. Bir değersizlik hissini kimse görmesin diye gülümser. Affedemediği bir hikayeyi…
Ruhun Sustuklarını Beden Ne Kadar Taşır?
İnsan bazen duygularını yaşamaz.
Onları erteler.
Bir kırgınlığı içine atar.
Bir öfkeyi yutar.
Bir vedayı tamamlayamaz.
Bir değersizlik hissini kimse görmesin diye gülümser.
Affedemediği bir hikayeyi yıllarca içinde taşır.
Sonra hayat devam eder.
Hayatına devam ederken çalışır, üretir, sorumluluklarını yerine getirir, insanlara yetişir, gülümser, konuşur.
Dışarıdan bakıldığında aslında her şey yolundadır.
Ama insanın içinde yaşanan hiçbir şey gerçekten “yok” olmaz.
Yani duygu, görülmediğinde kaybolmaz.
Sadece şekil değiştirir.
İşte insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin en önemli tarafı da burada.
Çünkü beden ve ruh birbirinden habersiz iki ayrı dünya değildir.
Zihnimizde başlayan düşünceler, bedenimizde karşılık bulur. Bir tehdit algıladığımızda kalbimizin hızlanması, korktuğumuzda nefesimizin değişmesi, uzun süreli stres altında bedenimizin gerilmesi bunun en sıradan örnekleridir.
İnsan yalnızca düşündüklerini düşünmez.
Onları bir ölçüde bedeninde de yaşar.
Psikoloji bize uzun süreli stresin bedensel süreçleri etkilediğini söylüyor. Mesela stres uzadığında uyku, sindirim, kas gerginliği, enerji ve bağışıklık sistemi üzerinde çeşitli etkiler ortaya çıkabiliyor.
Biraz daha detaylandırırsak, içinde sindiremediği konular varsa bu bağırsakları ve mideyi hasta edebiliyor. Üzerinde çok fazla yük hissettiğinde sırt ağrısına neden olabiliyor gibi….
Demek ki insanın iç dünyası, bedeninden tamamen ayrı bir yerde yaşamıyor.
Peki ya yıllarca taşıdığımız duygular?
Söylenmemiş sözler…
İçimizde büyüttüğümüz kırgınlıklar…
Kendimize yönelttiğimiz acımasız cümleler…
Sürekli güçlü olmak zorunda hissetmek…
Değer görmek için kendimizden vazgeçmek…
Bütün bunların her biri, insanın hayatla kurduğu ilişkiye bir iz bırakır.
İnsan hasta olduğunda “Bunu sen yarattın, demek ki içinde bir şeyi çözememişsin.” demek tabiki her zaman doğru değil. Fakat beden genellikle hasta olmaz, bedeni hasta eden duygularımız ve düşüncelerimizdir.
Kanser.. Çok ciddi bir hastalık ve temel sebebi duygu tarafından bakınca değersizlik hissi ve affedememe duygusudur. Kişi istediği kadar tedavi olsun, iyileşsin eğer içinde bu duyguları dönüştüremiyorsa ne yazık ki o hastalık yeniden yeniden tekrar edecektir.
Elbette bilimsel tarafında bir çok etken vardır fakat duygu kısmı asla önemsiz değildir.
Duygularımızın bedenimiz üzerindeki etkisini anlamak, kendimize daha şefkatli davranmanın yollarından biridir.
Asıl mesele hastalığın nedenini fark etmekle beraber hayatı nasıl taşıdığımızdır.
Kendimize ne kadar yüklendiğimizdir.
Ne kadarını söyleyebildiğimiz, ne kadarını bastırdığımızdır.
Kendimizi sürekli suçluyor muyuz?
Her şeyi kontrol etmeye çalışıyor muyuz?
Hayır diyemediğimiz için kendi sınırlarımızı sürekli aşıyor muyuz?
Geçmişte yaşanan bir olayın içinde hala aynı duyguyla yaşamaya devam ediyor muyuz?
Kendimizi değersiz hissettiren bir yerde kalmak için her gün biraz daha kendimizden vazgeçiyor muyuz?
Bunlar yalnızca zihinsel sorular değildir.
Bunlar, insanın hayatla kurduğu ilişkinin sorularıdır.
İnsanın hayatla kurduğu ilişki, ruh halini de fazlasıyla etkiler.
Öfke geldiğinde onu yok saymak yerine ne söylediğini anlamak…
Kırgınlığı büyütmek yerine sınır koymayı öğrenmek…
Değersizlik hissini hayatın gerçeği sanmak yerine onun nereden geldiğine bakmak…
Affetmeyi, yapılanı doğru kabul etmek değil, geçmişin üzerimizdeki hükmünü azaltmak olarak anlayabilmek…
Zaten iyileşmek tam da burada başlıyor.
Affetmek her zaman karşımızdaki insan için değildir, kendi ruhumuzu geçmişin elinden almaktır.
“Bana yapılanı unutuyorum.” demek değil.
“Artık yaşadığım şey, bugünümü yönetmesin.” diyebilmektir.
İnsanın kendisine verebileceği en büyük özgürlüklerden biri de budur.
Evet… Geçmişi değiştiremezsin. Ama geçmişin bugün içindeki yerini değiştirebilirsin.
Aynı şekilde değersizlik hissi de.. Bu senin kim olduğunun kanıtı değildir.
Bir zamanlar sana yeterince değer verilmemiş olması, değersiz olduğun anlamına gelmez.
Sevilmemiş olman, sevilmeye layık olmadığın anlamına gelmez.
Birinin seni görememiş olması, sende görülecek hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez.
Bazen insan başkasının bakışını kendi gerçeği sanarak yıllarca yaşar.
İşte burada farkındalık devreye girer.
Kendine yeniden bakarsın.
Bu kez başkasının gözlerinden değil.
Kendi gözlerinden.
İnsan kendisini gerçekten görmeye başladığında, içinde yıllardır taşıdığı bazı yüklerin aslında ona ait olmadığını fark eder.
Biraz daha derine inersek, insanın bedeni yalnızca dünyada var olduğu kabuk değildir.
Bedenimiz, ruhun dünyaya temas ettiği yerdir.
İçimizde yaşanan her şeyin bedende birebir karşılığı olduğunu söylemek doğru değil tabiki, fakat insanın hali ile bedensel yaşantısı arasında güçlü bir etkileşim vardır.
Bu yüzden bazen bedenimize iyi bakmak kadar, içimizde taşıdığımız hayata da bakmak gerekir.
Nasıl nefes alıyoruz?
Nasıl yaşıyoruz?
Kendimize nasıl konuşuyoruz?
Neleri hala taşıyoruz?
Neyi bırakmaya hazır değiliz?
En önemlisi, kendimize ait olmayan hangi yükü hala kendi hikayemiz sanıyoruz?
İnsan her şeyi taşıyabilecek kadar güçlü olmak zorunda değil.
Bazı durumlarda güç, daha fazlasını taşımakta değil; artık taşımaman gerekeni fark etmektedir.
Bırakmak zayıflık değildir.
Affetmek yapılanı unutmak değildir.
Ağlamak güçsüzlük değildir.
Yardım istemek yenilmek değildir.
Kendine “Ben de yoruldum.” diyebilmek, yıllardır kendine söylemediğin en dürüst cümledir.
İnsan yalnızca bedenini değil, hayatını da taşır.
Hayat ağırlaştığında, insanın kendisine dönüp biraz yer açması gerekir.
Kendine…
Nefesine…
Duygularına…
Sınırlarına…
Sessizliğine…
İçindeki o uzun zamandır duyulmayı bekleyen sese…
Aslında bedenimizin bizden istediği bir cevaptan çok yalnızca fark edilmek.
Bazen biraz dinlenmek.
Bazen de artık kendimize düşman gibi davranmamak.
Çünkü kendini iyileştirmek, her şeyi çözmekten önce kendinle savaşmayı bırakmaktır.
Dönüşmek isteyen insan geçmişinin acılarını inkar etmeden, onların içinde yaşamaktan vazgeçer.
Kırılmış olabilir.
Yorulmuş olabilir.
Bir zamanlar değersiz hissetmiş olabilir.
Ama ne olursa olsun insan yaşadıklarından daha büyüktür.
Ruhun iyileşmeye başladığı yer, “Artık içimde taşıdığım her şeyi kaderim sanmıyorum.” dediği yerdir.
Her duygu yaşanmak için gelir, sonsuza kadar taşınmak için değil.
Bazı acılar bize ait bir hikayedir ama hayatımızın tamamı değil.
Bazı kapılar kapanır.
Bazı yükler bırakılır.
Bazı insanlar affedilir.
Bazı hikayeler tamamlanır.
İnsan, bütün bunların sonunda kendisine yeniden döner.
Ruhun sustuklarını duyduğunda, bedenini de daha dikkatle dinlemeye başlarsın.
O zaman anlarsın… İnsan yalnızca ne yaşadığıyla değil, yaşadıklarını içinde nasıl taşıdığıyla da şekillenir.
Öyleyse kendine iyi bak.
Yalnızca bedenine değil…
İçinde taşıdığın insana da.
Unutma… İnsanın ihtiyacı olan şey, hayatına yeni bir şey eklemek değil, artık kendine ağır geleni özgür bırakmak ve bıraktığı yerde kendine yeniden yer açmaktır..
Sevgiyle 🌸
Pınar Karakoç


