İçeriğe geç
DÜNYA

Sevginin Kimyası… İnsanın Özü…

Sevgi, insanın öğrendiği bir şeyden çok, hatırladığı bir şeydir. Dünyaya geldiğimizde bize sevmenin tarifini kimse öğretmez. Bir çocuğun annesine sarılışında, bir canlıya uzanan elinde, gördüğü güzelliğe duyduğu hayranlıkta kelimelerden önce gelen bir…

Sevgi, insanın öğrendiği bir şeyden çok, hatırladığı bir şeydir.

Dünyaya geldiğimizde bize sevmenin tarifini kimse öğretmez. Bir çocuğun annesine sarılışında, bir canlıya uzanan elinde, gördüğü güzelliğe duyduğu hayranlıkta kelimelerden önce gelen bir şey vardır.

İnsan sevgiyle tanışmaz aslında.

Sevgiyle gelir.

Çünkü özü sevgidir.

Zaman geçtikçe hayatın gürültüsü, kırgınlıklar, korkular, beklentiler ve kendimizi korumak için geliştirdiğimiz duvarlar bu özü örtebilir.

Ama ne olursa olsun sevgi kaybolmaz. İnsan bazen yaşadıklarıyla ona ulaşan yolu unutabilir sadece.

Kendine dönüş de aslında buradadır.

Dışarıda yeni bir şey bulmakta değil, içeride zaten var olanı yeniden fark etmekte…

Sevgi yalnızca kalbin birine yönelmesi demek değildir.

Aslında daha derinde, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin biçimidir.

İçimizde taşıdığımız şey, hayatla temas ettiğimiz her yere sızar.

Bir bakışa,
Bir cümleye,
Bir dokunuşa,
Hatta sessizliğe bile…

Bu yüzden bazı insanların yanında içimiz ferahlar.

Büyük sözler söylemezler. Kendilerini ispatlamaya çalışmazlar. Yine de yanlarında insanın içindeki düğümler çözülür.

Yani o insanlar konuşmadan da iyi gelir.

Çünkü insan yalnızca söylediklerini taşımaz.

Bir hal taşır.

İçinde büyüttüğü duygu, dışarıya görünmeyen bir dil olarak yansır.

Sevgiyle bakan bir göz, aynı hayatın içinde daha başka şeyler görür. Onun için değişen önce dünya değil, dünyaya bakan yerdir.

Sevginin özü, sahip olmakla değil; alan açmakla ilgilidir.

Bir ağacı sevdiğimizde onu kendimize göre şekillendirmeyiz. Köklerine dokunmadan büyümesine izin verir, kendi tabiatında yeşermesine alan açarız.

İnsan ilişkileri de işte biraz böyledir.

Birini sevmek demek, onun üzerinde hak sahibi olmak demek değildir.

Sevgi yakınlık kurar ama sınırları yok etmez.

Bağ kurar ama zincir oluşturmaz.

Bir insanın hayatına dokunur fakat onun yerine yaşamaya kalkmaz.

Çünkü sevgi, “Benim istediğim gibi ol.” demek yerine,

“Olduğun halinle seni görebiliyorum, kabul ediyorum.”

diyebilmektir.

Bunun içinde hem yakınlık hem özgürlük vardır.

Sağlıklı bir bağ, iki insanın birbirine tutunmasından çok, birbirinin varlığına alan açabilmesinde oluşur.

İnsan kendini tanımaya başladıkça sevginin yalnızca ilişkilerde yaşanan bir duygu olmadığını da fark eder.

Sevgi, hayatın küçük ayrıntılarına verdiğimiz dikkatte saklıdır.

Bir hayvanın gözlerinde…

Bir ağacın gölgesinde…

Bir çocuğun gülüşünde…

Bir fincan kahvenin sıcaklığında…

Birinin sözünü bölmeden dinleyebilmekte…

Kırıldığımız halde içimizi bütünüyle sertliğe teslim etmemekte…

Hayatı yalnızca tüketilecek bir zaman olarak değil, temas edilecek bir alan olarak görebilmektedir.

Hayata bakışımızı incelten muazzam bir duygudur sevgi.

Alıştığımız şeylerin içindeki güzelliği yeniden fark ettirir.

Aslında insan çoğu zaman hayatın güzelliğini kaybetmez. Sadece o güzelliğe bakmayı bırakır.

İşte sevgi burada devreye girer. Bu da bir bakışın yeniden hatırlanmasıdır.

Derinlerde o görünmeyen mistik tarafı da burada başlar.

İnsan yalnızca gördüğü, ölçebildiği ve anlatabildiği şeylerden ibaret değildir.

İçimizde kelimelerin yetişemediği bir alan vardır.

Bir insanla ilk karşılaşmada hissedilen yakınlıkta, hiç tanımadığımız bir yerde duyduğumuz huzurda, sebepsiz yere içimize doğan bir iyilikte kendini gösteren sessiz bir taraf…

Her şeyi açıklayamayız.

Ama her şeyi açıklayamıyor oluşumuz, hissettiğimiz şeyin değersiz olduğu anlamına gelmez.

İşte sevgi biraz da o görünmeyen alanın dilidir.

İnsanın özüyle hayat arasındaki sessiz bağ…

İnsan bu bağdan uzaklaştığında, kalabalıkların içinde bile kendini yalnız hissedebilir.

Fakat içimizdeki ışık hiçbir zaman bütünüyle kaybolmaz.

Kırıldığımızda yalnızca üzeri örtülür.

Yorulduğumuzda geri çekilir.

Korktuğumuzda sessizleşir.

Ama hep oradadır.

Bu yüzden insanın kendine dönüşü, başka birine dönüşmek değildir.

Üzerine eklenenleri bırakıp, kendi özüne yeniden yaklaşmaktır.

Kalbin sertleştiği yeri fark etmek…

Kendine ve hayata bakarken gözlerini yeniden yumuşatmak…

Sevgiyi yalnızca hissetmek değil, onu davranışa dönüştürmek…

Çünkü sevgi içeride güzel bir duygu olarak kaldığında yalnızca bizi besler.

Fakat hayata karıştığında bir iz bırakır.

Birinin kendini değerli hissetmesine vesile olur.

Bir kalbin yeniden yumuşamasına dokunur.

Bir çocuğun dünyasında güvene dönüşür.

Bir dostluğun içinde vefaya…

Bir ailede şefkate…

Bir yabancının gününde küçücük bir iyiliğe…

Bazen de hiç farkında olmadan, bir başkasının hayatında uzun süre yaşayan bir güzelliğe…

İşte sevginin gerçek kimyası burada ortaya çıkar.

Duygu, bir hale dönüşür.

Hal, davranışa…

Davranış, başka bir insanın hayatına…

O dokunuş, senden çıktıktan sonra bile yaşamaya devam eder.

İnsan ömrü boyunca pek çok şey biriktiriyor.

Başarılar, eşyalar, unvanlar, anılar, insanlar…

Fakat bütün bunların ötesinde başka bir miras var.

Nasıl hissettirdiğimiz.

Birinin yanında kendisi olmasına izin verip vermediğimiz.

Dokunduğumuz hayatlarda korkuyu mu, güveni mi çoğalttığımız.

Geçtiğimiz yerde yük mü bıraktığımız, ışık mı…

İnsanın gerçek zenginliği de işte buradadır. Hayat, bize ne verdiğimizden çok, bizden neyin geçtiğini de anlatır.

Sevgi, insandan geçip dünyaya karışan en güzel şeylerden biridir.

Bir kalpten çıkar, başka bir kalbe ulaşır.

Orada yeniden büyür.

Sonra bir başkasına…

Böylece kişinin içindeki küçücük bir ışık, hiç tanımadığı hayatlara kadar ulaşabilir.

İnsan çoğu zaman hayatı boyunca dışarıda bir ışık arar.

Bir insanda…

Bir ilişkide…

Bir başarıda…

Bir gelecekte…

Ama dönüp baksa kendine… Aradığı ışığın kaynağı çoğu zaman kendi içindedir.

Hayatın bize verdiği en büyük armağanlardan biri de bunu fark edebilmektir işte…

Sevgi bize dışarıdan gelerek bizi tamamlamaz.

İçimizde zaten var olan özü görünür kılar.

Bunu hatırlayan da, dünyaya aynı gözlerle bakamaz artık.

Daha dikkatli dokunur.

Daha derinden görür.

Daha sahici sever.

Çünkü bilir ki, her karşılaşma bir iz bırakır.

Her söz bir yere dokunur.

Her davranış bir şey taşır.

Farkında olsa da olmasa da kendi içindeki dünyayı çevresine bırakır.

Bu yüzden mesele yalnızca sevmek değildir.

Taşıdığın şeyi nereye bıraktığındır.

Karanlığa denk geldiğinde ışığını saklamamak…

Kırıldığında sevgini bütünüyle kaybetmemek…

Birinin hayatına girdiğinde ondan bir şey almak yerine, oraya kendinden güzel bir şey bırakabilmek…

Bana göre insanın bu dünyadaki en sessiz, en derin sorumluluğu budur.

Günün sonunda geriye ne kadar yaşadığımızdan çok, varlığımızın değdiği yerde neyin çoğaldığı kalır.

İnsanın özü tam da burada görünür…

Kendisinde taşıdığı ışığı fark ettiğinde…

Onu yalnızca kendisi için saklamadığında…

Bu dünyadan geçerken, geçtiği yer biraz daha aydınlık kalsın diye kalbini ışığa çevirdiğinde.

Sevgi, insanın içinde yanan bir ışık değildir yalnızca. Aynı zamanda dünyaya bıraktığı ışıktır.

İnsan, o ışığı taşıdığını hatırladığı gün,
kendine de hayata da başka türlü dokunmaya başlar.

Unuttuysan sende hatırla…

Sevgiyle 🌸
Pınar Karakoç

Yorum yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir