Korkacağız tabii insanız ; ama korkuya yenik düşmeyeceğiz
Kaseti başlattın ya hani… İşte tam şu an, makinemin çarkları dönerken ve sesim sana ulaşırken, düşündüm de; insan ömrü ne çabuk geçiyor ve biz bu geçip giden zamanın ne kadarında gerçekten “var”…
Kaseti başlattın ya hani… İşte tam şu an, makinemin çarkları dönerken ve sesim sana ulaşırken, düşündüm de; insan ömrü ne çabuk geçiyor ve biz bu geçip giden zamanın ne kadarında gerçekten “var” olabiliyoruz?
Cesaret dediğin şey öyle büyük laflardan ibaret değil güzel dostum. Öyle dağları devirmek, fırtınalara kafa tutmak değil her zaman. Bazen sabah uyanıp, dün kalbini kıran ya da omzuna ağır gelen o hayata yeniden “günaydın” diyebilmektir cesaret.
İnsanın içinde hep bir çift ses vardır; biri “Yürü” der, diğeri “Aman dur, başımıza iş açılmasın” diye fısıldar. O fısıltı var ya, o korku… İnsanı en çok kemiren şey “ya başaramazsam” sorusudur. Oysa unuttuğumuz bir gerçek var: Denememek zaten baştan kaybetmektir.
Sevmek de büyük bir cesaret ister mesela. Kalbini öylece birinin avucuna bırakıp, “Bak, burası incinmeye çok müsait, ama sana emanet” diyebilmektir sevgi. Korkarak sevilmez; korkarak şarkı da söylenmez, şiir de yazılmaz, yola da çıkılmaz. Sesinin titreyeceğini bile bile mikrofonun önüne geçmek ya da kalemi eline alıp “Ben de buradayım” diyebilmektir marifet.
İş hayatında da böyledir bu, ömür tarlasında da. Tohumu toprağa atarken “Ya tutmazsa?” dersen, o toprak sana hiç başak verir mi? Vermez. Risk dediğin şey, aslında hayatın nefes alıp verdiğini gösteren o küçük heyecandır. Kalbin biraz hızlı çarpsın, ellerin biraz zangırdasın; zira ancak o zaman yaşadığını anlarsın.
Korkacağız tabi; insanız, etten kemikteniz. Ama korkuya teslim olmayacağız. Kafandaki o dönüp duran “gitgeller”, o bitmek bilmeyen “acabalar” var ya; işte onların sesini biraz kısıp, yüreğindeki o ilk ve saf sesi açacaksın. Çünkü ne ses yarım kalmalı bu dünyada, ne de atılmayan adımlar…
Kaset dönüyor, ömür geçiyor; geriye sesimiz ve göze alabildiğimiz hikayelerimiz kalıyor. Kalın sağlıcakla…
Cesaret dediğin şey öyle büyük laflardan ibaret değil güzel dostum. Öyle dağları devirmek, fırtınalara kafa tutmak değil her zaman. Bazen sabah uyanıp, dün kalbini kıran ya da omzuna ağır gelen o hayata yeniden “günaydın” diyebilmektir cesaret.
İnsanın içinde hep bir çift ses vardır; biri “Yürü” der, diğeri “Aman dur, başımıza iş açılmasın” diye fısıldar. O fısıltı var ya, o korku… İnsanı en çok kemiren şey “ya başaramazsam” sorusudur. Oysa unuttuğumuz bir gerçek var: Denememek zaten baştan kaybetmektir.
Sevmek de büyük bir cesaret ister mesela. Kalbini öylece birinin avucuna bırakıp, “Bak, burası incinmeye çok müsait, ama sana emanet” diyebilmektir sevgi. Korkarak sevilmez; korkarak şarkı da söylenmez, şiir de yazılmaz, yola da çıkılmaz. Sesinin titreyeceğini bile bile mikrofonun önüne geçmek ya da kalemi eline alıp “Ben de buradayım” diyebilmektir marifet.
İş hayatında da böyledir bu, ömür tarlasında da. Tohumu toprağa atarken “Ya tutmazsa?” dersen, o toprak sana hiç başak verir mi? Vermez. Risk dediğin şey, aslında hayatın nefes alıp verdiğini gösteren o küçük heyecandır. Kalbin biraz hızlı çarpsın, ellerin biraz zangırdasın; zira ancak o zaman yaşadığını anlarsın.
Korkacağız tabi; insanız, etten kemikteniz. Ama korkuya teslim olmayacağız. Kafandaki o dönüp duran “gitgeller”, o bitmek bilmeyen “acabalar” var ya; işte onların sesini biraz kısıp, yüreğindeki o ilk ve saf sesi açacaksın. Çünkü ne ses yarım kalmalı bu dünyada, ne de atılmayan adımlar…
Kaset dönüyor, ömür geçiyor; geriye sesimiz ve göze alabildiğimiz hikayelerimiz kalıyor. Kalın sağlıcakla…


