İçeriğe geç
EDEBİYAT

Kendinden Eksilerek Sevebilir misin?

Anlamak Başka, Kendinden Vazgeçmek Başka… Bazı insanlar vardır; bir ilişkide yalnızca kendi duygularını değil, karşısındakinin duygularını da anlamaya çalışırlar. Bir sözün neden söylendiğini düşünür, bir sessizliğin ardındaki sebebi arar, kırıldıklarında bile karşısındakinin…

Anlamak Başka, Kendinden Vazgeçmek Başka…

Bazı insanlar vardır; bir ilişkide yalnızca kendi duygularını değil, karşısındakinin duygularını da anlamaya çalışırlar. Bir sözün neden söylendiğini düşünür, bir sessizliğin ardındaki sebebi arar, kırıldıklarında bile karşısındakinin hangi duyguyla hareket ettiğini anlamaya uğraşırlar.

Tartışmalarda ortamı yumuşatan, sorunları çözmek için ilk adımı atan, kopan bağları onarmaya çalışan çoğu zaman onlardır.

Herkesin ne hissettiğini anlamaya çalışırken kendi içlerinde neler olup bittiğini anlatmaya sıra gelmez. Zamanla öyle alışırlar ki başkalarının duygularına yer açmaya, kendi duygularını bekletmeyi bile olgunluk sanmaya başlarlar.

Peki insan, herkesi anlamaya çalışırken kendini anlayabilir mi?

Birini anlamak, onun davranışlarının ardındaki nedenleri görebilmektir. Belki geçmişinde taşıdığı bir kırgınlık vardır, belki ifade edemediği korkuları, belki de daha kendisinin bile farkında olmadığı bir iç çatışması…

Bunları görebilmek, insana daha geniş bir bakış kazandırır. Fakat bir davranışın nedenini anlamak, o davranışın bizde yarattığı etkiyi ortadan kaldırmaz.

Birinin neden kırıcı olduğunu anlamamız, kırılmadığımız anlamına gelmez. Onun zorlandığını bilmemiz, bizim de yorulabileceğimiz gerçeğini değiştirmez.

Bir davranışı anlamakla, o davranışın yükünü taşımayı kabul etmek aynı şey değildir.

Bazen anlayış, farkına bile varmadan bir sorumluluğa dönüşür. Karşımızdaki insanın söylemediklerini tamamlamaya, uzaklığını açıklamaya, suskunluğuna anlam bulmaya çalışırız. İlişkide yaşanan her sorunun nedenini kendimizde ararız.

Acaba yanlış mı anladım, fazla mı tepki verdim, biraz daha sabretsem değişir mi diye düşünürüz. Böylece iki kişinin birlikte üstlenmesi gereken yük, yavaş yavaş tek bir kişinin omuzlarına yerleşir.

Bir taraf ilişkiyi anlamaya, korumaya ve onarmaya çalışırken diğer tarafın da aynı sorumluluğu alıp almadığı gözden kaçabilir. Çünkü insan bazen bir bağı kaybetmemek için o kadar çok çabalar ki bağın gerçekten iki kişi tarafından kurulup kurulmadığını sorgulamayı unutur.

İlişki, birinin sürekli köprü kurduğu, diğerinin de o köprüden geçip geçmemeyi seçtiği bir yer değildir. İlişki, iki insanın da birbirine doğru adım atmayı seçmesidir.

Evet, her zaman aynı ölçüde veremeyebiliriz; hayatın bazı dönemlerinde biri daha fazla desteğe ihtiyaç duyar, diğeri daha çok sorumluluk üstlenir. Ama önemli olan, bu dengenin her an eşit olması değil, ilişkinin içinde karşılıklı bir özenin ve çabanın bulunmasıdır.

Bunlar yoksa bir süre sonra kişi kendinden vazgeçtiğini fark eder.

Bazen kırıldığı halde karşısındaki üzülmesin diye susar. Bazen kendi ihtiyacını dile getirmeyi sorun çıkarmak, sınır koymayı sevgiyi azaltmak zanneder. Bazen de bir ilişkinin devam etmesi için biraz daha anlayışlı, biraz daha sabırlı, biraz daha fedakar olması gerektiğine inanır.

Yani her defasında kendinden bir şey eksiltirken bunu sevginin gereği olarak yorumlar.

Fakat sevgi, insanın kendi varlığını geri çekerek bir başkasına yer açması değildir ki. Birinin duygularını gözetirken kendi duygularını yok sayıyorsan, bu durum anlayışın değil, dengenin kaybolduğunun işaretidir.

Üstelik sürekli anlayan kişi olmak, zamanla insanı kendi iç dünyasına yabancılaştırır.

Kırgınlığını küçümser, yorgunluğunu erteler, ihtiyaçlarını önemsizleştirir. Başkasının davranışlarına gösterebildiği anlayışı kendisine gösteremez. Karşısındaki insanın neden böyle olduğunu düşünürken, kendisinin bu ilişkinin içinde nasıl hissettiğini sormayı unutur.

Buradaki en önemli farkındalık, her şeyi açıklayabilmek zorunda olmadığımızı, her sorunu çözemeyeceğimizi ve bir ilişkinin iyileşmesi için yalnızca bizim çabamızın yeterli olmayacağını kabul ettiğimiz yerdir…

Birini anlamak, onun her davranışını kabul etmek değildir. Empati kurmak, kendi sınırlarımızdan vazgeçmek anlamına gelmez. Bir insanın yaşadıklarına duyarlı olmakla, yaşattıklarının etkisini görmezden gelmek arasında önemli bir fark vardır. Karşımızdakinin hikayesini anlayabiliriz; ama bu, kendi hikayemizde incinmeye devam etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Sınır koymak da burada anlam kazanır. Sınırlar, insanları cezalandırmak ya da araya duvar örmek için değil, bir ilişkinin içinde iki kişinin de var olabilmesi için gereklidir.

Kendimizi ifade edebildiğimiz, kırıldığımızda bunu söyleyebildiğimiz, ihtiyaçlarımızı dile getirdiğimiz ve gerektiğinde hayır diyebildiğimiz yerde yakınlık daha sahici bir zemine oturur. Çünkü yakınlık, birinin diğerine uyum sağlamak için kendinden vazgeçmesiyle ilgili bir şey değil, aksine iki insanın farklılıklarıyla birlikte var olabilmesiyle gelişir.

Bazen bir ilişkide ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla açıklama yapmak ya da daha çok çabalamak değildir. Sadece bir an durup kendimize bakmaktır.

Ben bu ilişkide ne hissediyorum?

Bütün bu çabanın içinde benim duygularıma da yer var mı?

Karşımdaki insanı anlamaya çalıştığım kadar o da beni anlamaya çalışıyor mu?

Bu soruların amacı birini suçlamaktan öte, yaşadığımız ilişkinin içindeki yerimizi görebilmektir. İnsan, yalnızca karşısındakinin davranışlarını değil, o davranışların içinde kendisinin nasıl birine dönüştüğünü de fark etmelidir.

Sürekli susan, kendini açıklamak zorunda hisseden, anlaşılmak için durmadan çabalayan biri haline mi geliyor; yoksa duygularını ifade edebildiği, sınırlarını koruyabildiği ve olduğu kişi olarak var olabildiği bir ilişki mi yaşıyor?

Her ilişki bize yalnızca karşımızdaki insanı tanıtmaz; kendi alışkanlıklarımızı, korkularımızı ve vazgeçmeye ne kadar kolay razı olduğumuzu da gösterir. Bazen kaybetmekten korktuğumuz şeyin yalnızca bir insan olmadığını fark ederiz. Belki kabul görme ihtiyacımızı, yalnız kalma korkumuzu ya da sevilmek için çabalamamız gerektiğine dair eski bir inancı da korumaya çalışıyoruzdur.

Bu yüzden ilişkilerde kendimizi anlamak, karşımızdakini anlamak kadar önemlidir.

Başkasının duygularına duyarlı olmak ne kadar kıymetliyse, kendi duygularımızı da ciddiye almak o kadar gereklidir.

Birini sevebilir, onun yaşadıklarına anlayış gösterebilir ve yine de bize iyi gelmeyen bir davranış karşısında sınırımızı koruyabiliriz. Bu, sevgiden vazgeçmek değil; sevginin içinde kendimize de yer açmaktır.

Çünkü bir ilişkide anlaşılmak istemek bencillik, karşılık beklemek fazlalık, kendini korumak sevgisizlik değildir.

İnsan, başkasına gösterdiği özeni kendine de gösterebildiğinde anlayış gerçek anlamını bulur.

Bir başkasının kalbine dokunabilmek güzeldir. Fakat bunu yaparken kendi kalbimizin sesini susturuyorsak, orada yeniden düşünmemiz gereken bir şey vardır.

Sevgi, bir insanın diğerine yetebilmek için kendinden eksilmesi değil; iki insanın da birbirinin hayatında kendisi olarak var olabilmesidir.

Herkesi anlamaya çalışırken kendini anlaşılmaz hale getirme.
Bir başkasına yer açarken kendini dışarıda bırakma. Çünkü bir ilişkide kaybedilmemesi gereken ilk şey, insanın kendisiyle kurduğu bağdır.

Sevgiyle 🌸
Pınar Karakoç

Yorum yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir