HERKESİN GÖRÜNDÜĞÜ , KİMSENİN KENDİSİ OLMADIĞI BİR ÇAĞ
Hiç bu kadar görünür olmamıştık; belki de hiç bu kadar saklanmamıştık. Yağmur Yılgör Bir çağ düşünün… Herkesin yüzünü gördüğümüz ama gerçek yüzünü pek az bildiğimiz; insanların nerede olduğunu, ne yediğini, ne giydiğini,…
Hiç bu kadar görünür olmamıştık; belki de hiç bu kadar saklanmamıştık.
Yağmur Yılgör
Bir çağ düşünün…
Herkesin yüzünü gördüğümüz ama gerçek yüzünü pek az bildiğimiz; insanların nerede olduğunu, ne yediğini, ne giydiğini, nereye gittiğini öğrendiğimiz hâlde, nasıl hissettiğini bilmediğimiz bir çağ…
Hiç bu kadar görünür olmamıştık. Peki, hiç bu kadar kendimizden uzaklaşmış mıydık?
Eskiden insan kendini tanımaya çalışırdı; şimdi başkalarına nasıl göründüğünü düşünüyor. Kendi sesini duymak yerine kalabalığın alkışına kulak veriyor. Kendi hayatını yaşamak yerine, yaşadığı hayatın başkalarının gözünde nasıl duracağını hesaplıyor.
Ve farkına varmadan, kendisi olmaktan çok kendisinin görüntüsünü yönetmeye başlıyor.
Hayat yaşanmak için mi, sergilenmek için mi?
Sosyal medya, başlangıçta insanları birbirine yaklaştıran bir köprüydü. Uzakları yakın ediyor, anıları paylaştırıyor, sesimizi hiç tanımadığımız insanlara ulaştırıyordu. Fakat zamanla bu köprü, devasa bir vitrinin önüne dönüştü.
Şimdi bir kahvenin tadından önce fotoğrafını düşünüyoruz. Bir yolculuğun heyecanından önce paylaşacağımız kareyi seçiyoruz. Güzel bir manzaranın karşısında durup gökyüzüne bakmak yerine, o manzaranın içinde nasıl göründüğümüze bakıyoruz.
Çünkü artık bazı anlar, paylaşılmadığında yaşanmamış gibi geliyor.
Oysa hayat, başkalarının görmesi için kurulmuş bir sahne değildir. En güzel anlarımızın bazılarında fotoğraf yoktur, alkış yoktur, tanık yoktur. Yalnızca biz ve o anın içimizde bıraktığı iz vardır.
Belki de hayatın gerçekliği, kimsenin görmediği anlarda saklıdır.
Beğenilmek mi, değerli olmak mı?
İnsan beğenilmek ister. Bu, insan olmanın doğal bir yanıdır. Bir sözümüzün karşılık bulması, emeğimizin görülmesi, varlığımızın fark edilmesi hepimize iyi gelir.
Ancak sorun, beğenilmeyi bir ihtiyaç olmaktan çıkarıp varlığımızın ölçüsü hâline getirdiğimizde başlar.
Bir fotoğrafın aldığı beğeniler günümüzü güzelleştirebilir; azalan ilgiyse kendimizi sorgulamamıza neden olabilir. Takipçi sayıları bir başarı göstergesine, yorumlar birer onay belgesine dönüşebilir.
Derken kendimize sormayı unuturuz:
Ben gerçekten mutlu muyum, yoksa mutlu görünmeyi mi başardım?
Ben bu hayatı istiyor muyum, yoksa başkalarının imreneceği bir hayat mı kurmaya çalışıyorum?
Ben kendim olduğum için mi değerliyim, yoksa başkalarının beni beğendiği ölçüde mi?
İşte insanın kendi özünden uzaklaşması, çoğu zaman bu soruların cevaplarını başkalarına bırakmasıyla başlar.
Çünkü kendi değerini başkalarının bakışına teslim eden insan, bir süre sonra kendi gözleriyle kendisine bakamaz hâle gelir.
Başkalarının vitrini, bizim hayatımız
Bir başka yanılgımız da başkalarının hayatlarına bakarak kendi hayatımızı yargılamak…
Birinin tatil fotoğrafına bakıp kendi yorgunluğumuzu, bir başkasının başarısına bakıp kendi başlangıcımızı, bir yabancının gülümsemesine bakıp kendi içimizdeki hüznü eksiklik sayıyoruz.
Oysa bir fotoğraf, bir hayatın tamamı değildir.
Gülümseyen bir yüzün ardında uykusuz geceler olabilir. Başarılı görünen bir insanın içinde başarısızlık korkusu saklanabilir. Kusursuz görünen bir evde konuşulmayan kırgınlıklar yaşanabilir.
Biz çoğu zaman başkalarının hayatlarından seçilmiş birkaç saniyeye bakıp kendi hayatımızın bütün yükünü tartıyoruz.
Bu, kendimize yaptığımız büyük bir haksızlık.
Çünkü kimse hayatının bütününü göstermiyor; herkes biraz seçiyor, biraz düzenliyor, biraz da saklıyor. Dolayısıyla gördüğümüz şey çoğu zaman hayatın kendisi değil, hayatın gösterilmek istenen yüzü.
Unutmamalıyız ki bir insanın fotoğrafında gördüğümüz mutluluk, onun bütün hikâyesini anlatmaz. Tıpkı bizim sessizliğimizin de mutsuz olduğumuzu kanıtlamadığı gibi.
Görünürlük arttı, yakınlık azaldı
Bugün binlerce insanın ne yaptığını biliyoruz ama yanımızdaki insanın neden sustuğunu fark etmiyoruz.
Bir yabancının nerede tatil yaptığını öğreniyoruz; dostumuzun içinde taşıdığı sıkıntıyı sormayı unutabiliyoruz. Ekranlarda birbirimize kalpler gönderiyoruz ama bazen gerçek hayatta bir çift gözün içine bakıp “Nasılsın?” demeye vakit bulamıyoruz.
Bağlantılarımız çoğalıyor, temasımız azalıyor.
Kalabalıklarımız büyüyor, yalnızlığımız ise başka biçimlere bürünüyor.
Çünkü görülmek başka, bilinmek başkadır. Beğenilmek başka, anlaşılmak başkadır.
İnsan, binlerce kişi tarafından fark edilse bile bir tek kişi tarafından gerçekten anlaşılmaya ihtiyaç duyabilir.
Belki de çağımızın en büyük çelişkisi budur: Herkes birbirini izliyor ama herkes birbirini tanıdığını sanıyor.
Oysa bir insanı tanımak, fotoğraflarına bakmakla değil; korkularını, değerlerini, çelişkilerini ve sessizliğini anlayabilmekle mümkündür.
Peki, kendimize nasıl döneceğiz?
Belki de ilk adım, her anımızı kanıtlamak zorunda olmadığımızı kabul etmektir.
Her mutluluğu paylaşmadan yaşayabiliriz. Her başarımızı ilan etmeden onunla gurur duyabiliriz. Her gittiğimiz yeri göstermeden yolun tadını çıkarabiliriz.
Bazen telefonu masaya bırakıp karşımızdaki insanı gerçekten dinleyebiliriz. Bazen bir akşamı fotoğrafsız, bir yemeği paylaşmadan, bir başarıyı alkış beklemeden yaşayabiliriz.
Çünkü hayatın kıymeti, kaç kişinin onu gördüğüyle ölçülmez.
Kimsenin bilmediği bir iyilik de iyiliktir. Kimsenin alkışlamadığı bir emek de değerlidir. Kimsenin görmediği bir mücadele de insanın karakterini büyütür.
İnsan, başkalarının onayını almadan da kendisiyle barışık olabilmelidir.
Kendi sesini duyabilmeli, kendi doğrularını sorgulayabilmeli, gerektiğinde kalabalığın tersine yürüyebilmelidir.
Zira özgürlük, herkesin seni görmesi değil; herkes sana bakarken bile kendin kalabilmektir.
Son söz: Kendimize ne zaman döneceğiz?
Bir gün bugün uğruna kendimizi yorduğumuz görüntüler eskiyecek. Paylaşımlar unutulacak, beğeniler kaybolacak, başkalarının hayatları başka gündemlere karışacak.
Geriye, gerçekten yaşadığımız hayat kalacak.
O gün kendimize şu soruyu sormak isteyebiliriz: Başkalarına göstermek için bu kadar uğraştığım hayatın içinde, ben gerçekten var mıydım?
Belki de mesele daha az paylaşmak, daha az görünmek ya da teknolojiden uzaklaşmak değildir. Mesele, bütün bunların içinde kendimizi unutmamaktır.
Çünkü insanın değeri, kaç kişinin onu gördüğüyle değil; kimsenin bakmadığı anlarda nasıl biri olduğuyla anlaşılır.
Ve belki de artık en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla görünmek değil, kendimize yeniden görünmektir.
İnsanın en büyük kaybı görünmez olmak değil, görünmek uğruna kendisini kaybetmektir.
Yağmur Yılgör


