Kırılan Dallara Teğet Geçen Hayatlar ve İçimizdeki O Bitmeyen Boşluk
Günün yorgunluğunu üzerimizden atıp kendi kabuğumuza çekildiğimizde, kaçımız aynadaki yüzümüze bakıp “Ben artık tamım, kimseye ihtiyacım yok” diyebiliriz ki? Dışarıya karşı ne kadar dik durursak duralım, hayatın fırtınası estiğinde hepimiz başımızı koyacak…
Günün yorgunluğunu üzerimizden atıp kendi kabuğumuza çekildiğimizde, kaçımız aynadaki yüzümüze bakıp “Ben artık tamım, kimseye ihtiyacım yok” diyebiliriz ki? Dışarıya karşı ne kadar dik durursak duralım, hayatın fırtınası estiğinde hepimiz başımızı koyacak güvenli bir omuz, elimizden tutacak sağlam bir dal arıyoruz. Kadın olalım, erkek olalım; bu arayış bizim en yalın, en insani yanımız.
Ama ne acıdır ki, bazen gözümüz kapalı tutunduğumuz o dallar çürük çıkıyor. Sırtımızı dayadığımız dağlara kar yağıyor, “Asla bitmez” dediğimiz güvenler bir anda avucumuzun içinde ufacık bir toz bulutuna dönüşüyor. O an hissettiğimiz o derin hayal kırıklığını, o can acısını tarif etmeye kelimeler yetmiyor çoğu zaman. İçimizden kopan o sessiz çığlıkla kendimize büyük yeminler ediyoruz: “Bir daha asla! Bir daha kimseye bu kadar güvenmeyeceğim, kimseyi kalbimin bu kadar yakınına sokmayacağım.” Etrafımıza kalın duvarlar örüyor, kendimizi güya korumaya alıyoruz.
Fakat ne garip bir bilmecedir şu insan ruhu… Aradan zaman geçiyor, içimizdeki o kırıklar biraz olsun kabuk bağlıyor ve biz farkında bile olmadan yine, yeniden tutunacak bir dal ararken buluyoruz kendimizi. Verdiğimiz onca söze, yaşadığımız onca hayal kırıklığına rağmen yine bir sıcaklığın, bir samimiyetin peşine düşüyoruz.
Bazen kendime soruyorum; neden vazgeçemiyoruz? Neden tekrar tekrar aynı riskleri alıyoruz?
Çünkü bir insan ne kadar “Ben kendi kendime yeterim, her şeyi hallederim” derse desin, içinde hiç dolmayan, hep biraz eksik kalan bir köşe vardır. O eksiklik bir zayıflık ya da çaresizlik değil; insanın doğasındaki anlaşılma, sevilme ve tamamlanma arzusudur. Bütün ömrümüz, aslında o içimizdeki gizli boşluğu doğru insanla, doğru bir güvenle doldurma çabasından ibaret.
Sözün özü sevgili dostlar; çürük dallara denk gelmiş olmak bizim suçumuz değildi. Evet, canımız çok yandı, belki defalarca düştük. Ama o kırılan dallar yüzünden gökyüzüne bakmaktan ve yeniden bir insana güvenme ihtimalinden vazgeçmek kendimize yapacağımız en büyük haksızlık. Bizi yoran güvenmek değil, yanlış limanlara sığınmaktı.
Her şeye rağmen yeniden tutunacak bir dal arıyorsak, bu bizim yenilmezliğimizden ve yaşama olan sarsılmaz inancımızdandır. Dilerim hayat, her birimizin karşısına çürümeyen, fırtınada kırılmayan, yüreğimizi gönül rahatlığıyla emanet edebileceğimiz sağlam dallar çıkarsın.


