İçeriğe geç
İletişim

Görünmeyen Yükler ve Unutulan “Küçük Kadınlar”

​İnsan hayatındaki en derin kırılmalar, henüz dünyayı bile tam tanıyamadığı o çocukluk ve ilk gençlik yıllarında başlar. Değersizlik hissi, sevgisizlik ve ertelenmiş hayaller… Çocukluğun o masum sayfalarına yazılan travmalar, insan büyüdükçe arkasından…


​İnsan hayatındaki en derin kırılmalar, henüz dünyayı bile tam tanıyamadığı o çocukluk ve ilk gençlik yıllarında başlar. Değersizlik hissi, sevgisizlik ve ertelenmiş hayaller… Çocukluğun o masum sayfalarına yazılan travmalar, insan büyüdükçe arkasından gelen gölgeler gibi hayatın her aşamasında yeniden karşısına çıkar.
​Bazen de bu çocukluk, tam 15 yaşında, hevesleri ve düşleriyle birlikte bir çeyizin içine sığdırılıp kapatılır. O yaşta bir kız çocuğu, dünyayı Pollyanna masalları gibi pembe sanırken; “namusuna zeval gelmesin” kaygısıyla, görücü usulü bir evliliğin ve bambaşka bir hayatın tam ortasında bulur kendini. Adı artık “küçük kadın”dır. Omuzlarına yüklenen devasa sorumluluklar altında ne yapacağını şaşırır. Kalabalık bir aile, kayınvalideler, kayınpederler, görümceler… Tek derdi vardır o küçük kalbin: “Ne yapsam da kendimi sevdirsem, beğendirsem?”
​Çünkü henüz hayatı bilmiyordur. Aşk nedir, sevgi nedir tanımıyordur bile. Hayatında gördüğü ilk erkeğe tutunur, onu sever, belki de yaşadığı şeyi aşk zanneder. Ona güvenir, ona sarılır, ona evlatlar verir. Kendi gençliğini, hayallerini ve benliğini o koca evin içinde eritirken, hayatın en sert tokadıyla karşılaşır: İhanet.
​Uğradığı büyük hüsrana rağmen ayakta durmaya çalışır. “Boşansam çocuklarıma kim bakacak?” diye kapısını çaldığı baba evinden de yalnız döner. Sığınacak hiçbir kucak bulamayınca, çocukları uğruna o kapıdan tekrar içeri girmek zorunda kalır. Kendinden vazgeçer, hayatını teğet geçer ama evlatlarının geleceğini ilmek ilmek dokur. Bir ailenin, bir evin tüm yükünün yüzde seksenini tek başına sırtlar; çalışır, didinir, kocasının arkasında dağ gibi durur, çocuklarını büyütüp evlendirir.
​Ve gün gelir, en ufak bir tartışma anında o ağır, yıkıcı cümle duyulur: “Sen ne yaptın ki?”
​İşte o an, bir ömrün en büyük hayal kırıklığı yaşanır. O cümle, 15 yaşında o omuzlara bindirilen yükten de, çekilen yalnızlıktan da daha ağır oturur insanın göğsüne. Bütün ömrünü başkaları için harcamış olan o kadın, bir köşeye çekilip sessizce sorar kendine: “Ben ne yaptım? Nerede yanlış yaptım?”
​Yanlış, o küçük kadında değildi hiçbir zaman. Yanlış; onun çocukluğunu elinden alanlarda, yalnızlığına göz yumanlarda ve bir ömrü yok sayacak kadar vefasızlaşanlardaydı. Bugün çevremiz, kendi ömründen verip “hiç” sayılan bu kahraman küçük kadınlarla dolu. Ve belki de onlara borçlu olduğumuz tek şey, sorulması gereken asıl soruyu hatırlatmaktır: Siz daha ne yapasınız ki?

Yorum yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir