İçeriğe geç
İletişim

RÜZGAR GÜLÜ MİSALİ…

Sokağın, stüdyoların, ekranların ve sosyal medyanın en ucuz, en konforlu ama bir o kadar da tehlikeli para birimidir hafıza kaybı. Bugün köşelerinde ya da ekranlarında büyük bir inançla hamaset kusan, ellerindeki dijital…

Sokağın, stüdyoların, ekranların ve sosyal medyanın en ucuz, en konforlu ama bir o kadar da tehlikeli para birimidir hafıza kaybı. Bugün köşelerinde ya da ekranlarında büyük bir inançla hamaset kusan, ellerindeki dijital molotofları kimliklerin, sanatçıların, siyasetçilerin üzerine fırlatan o “kanaat önderleri”ni izlerken insan ister istemez durup düşünüyor: Acaba bu insanlık hali mi, yoksa çağımızın en karlı mesleği olan “rüzgar gülücülük” mü?
Eskiden bir duruşun, bir fikrin, bir siyasî çizginin bükülmesi yıllara, en azından büyük kırılmalara yansırdı. Şimdi ise her şey hızlandırılmış bir metropol trafiği gibi. Sabah kahvesini içerken yere göğe sığdıramadığınız, baş tacı ettiğiniz bir isim, akşamüstü esen ilk ters rüzgârda “hain”, “popülist” ya da “yetersiz” ilan edilebiliyor. En acısı da ne biliyor musunuz? O dönemeçte lastik yakarak u dönüşü yapanlar, dün söyledikleriyle bugün savundukları zıtlıklar yüzlerine çarpıldığında tek bir kas bile oynatmıyor. Çünkü onlarda ne yüzleşme cesareti var ne de ilke dediğimiz o ağır yükü taşıyacak omurga.
Dijital çağın en büyük yanılgısı, her şeyin anlık tüketilip yok olduğunu sanmak. Ekran görüntüleri, eski köşe yazıları, yıllar önce atılmış tivitler, YouTube kayıtları yerli yerinde duruyor. Ama ne hikmetse bu ülkenin “dün dündür, bugün bugündür” pragmatizmi, evrensel arşivleri bile körleştirebiliyor. Birileri çıkıp dün övdüğü adamı bugün yerin dibine sokarken, aslında kendi geçmişine kurşun sıktığının farkında bile değil. Neden mi? Çünkü mesele hakikat değil; mesele rüzgarın estiği yönde en gürültülü sesi çıkarabilmek. Kalabalıklar nereye koşuyorsa, ilk sırada “ben dedim” diyebilmek için birbiriyle yarışan bir omurgasızlar ligiyle karşı karşıyayız. Dün el sıkıştığı insanı, yarın sırf konjonktür değişti diye satmak; bizim aydın, yazar, gazeteci veya siyasetçi taifesinde maalesef en sıradan “kariyer basamağı” haline geldi.
Kendi doğrularının arkasında durmak bedel ister. Yanıldığını mertçe kabul etmek erdem ister. “Evet, ben de bu hatanın ortağıydım” diyebilmek yürek ister. Fakat bu zor yolları seçmek yerine, rüzgar nereden eserse o yöne savrulan bir yaprak gibi yaşamak ne kadar da kolay, değil mi? “Şartlar bunu gerektirdi”, “Aslında o da öyle demek istememişti”, “Zaman bizi haklı çıkardı…” Masum kılıflar arkasına gizlenmiş bu korkaklık, sadece bireyleri değil, bütün bir toplumsal vicdanı çürütüyor. Herkesin birbirine kuşkuyla baktığı, kimsenin kimseye güvenmediği bir iklimde, dünün en keskin savuncusu bugünün en sert celladı olabiliyorsa, orada gazetecilikten de ahlaktan da söz edemeyiz. Orada ancak ve ancak “günü kurtarma operasyonları” vardır.
Unutmayın; arşiv unutmaz ama asıl acısı, o omurgasızlığı içine sindiren vicdanların sessizliğidir.

Yorum yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir