BİZE “ZAMAN” DEĞİL “AN” LAZIM…
Bir kente sadece beton binalardan ya da caddelerden ibaretmiş gibi bakmak ne kadar eksikse, hayatı da sadece “bir sonraki iş” üzerinden okumak o kadar yorucu. Bugünlerde hepimiz, bir yerden bir yere yetişmeye çalışırken, aslında durmamız gereken yerlerde hızla akıp gidiyoruz.
Eskiden, bir gazetenin sayfalarını çevirmenin yarattığı o hışırtıyı, bir kitabın sayfasına sinen o kendine has kokuyu veya bir dostla edilen sohbetin bölünüp gitmemesini özlemiyor musunuz? Şimdi her şey o kadar dijital, o kadar dokunulmaz ve o kadar geçici ki… Bir şeyi gerçekten “sahibiyiz” diyebilmek için ona dokunmamız, zaman harcamamız gerekirdi. Şimdi ise sadece “tüketiyoruz”.
Modern dünyanın bize sunduğu bu hız, aslında derinliğimizi elimizden alıyor. Bilgiye ulaşmak iki saniye sürüyor ama o bilginin damıtılıp bir görüşe, bir duruşa dönüşmesi yıllar alıyor. Biz ise o süreci atlayıp sadece “fikir sahibi” olmanın konforuna sığınıyoruz.
Geçenlerde bir arkadaşımla otururken, telefonlarımızı ters çevirip masanın kenarına bıraktık. Sadece bir saatliğine bile olsa, dijital dünyanın o sürekli bizi çağıran, sürekli bir şeylere cevap vermemizi bekleyen o gürültüsünü susturduk. İlk on dakika biraz garip geldi; sanki bir şeyler eksikti. Bir bildirim gelmedi, bir şey “anında” paylaşılmadı. Ama sonra? O sessizliğin içinde birbirimizin sesini gerçekten duyduğumuzu fark ettim.
Aslında ihtiyaç duyduğumuz şey, dünyayı durdurmak değil; dünyanın gürültüsü içinde kendi sessizliğimizi koruyabilmek. Bir şarkıyı sonuna kadar dinlemek, bir haberi sadece başlığıyla değil içeriğiyle tartmak,bir insanı sadece dinlemiş olmak için değil inanarak dinlemek…
Dünya sürekli daha hızlı olmamızı dayatıyor olabilir. Ama hatırlayın; bazen en devrimci hareket, hiçbir yere yetişmeye çalışmadan sadece olduğunuz yerde kalmaktır.
Bugün bir şeyleri “hızlıca” değil, “hissederek” yapmayı deneyin. Göreceksiniz, yavaşladıkça dünya aslında daha netleşiyor.