Yazmanın sihrine uyanıyorum, yalnız kaldığım yerden devam ediyorum. Hayatın beni uzun süredir tek başına yaşamaya zorlamasının ki zorlu zamanlar olduğunu itiraf etmeliyim, beni arındırmak diğer insanların enerjisi yerine, beni bana göstermesi çabası olduğunu fark ediyorum. Dünyevi anlamda dayanışmayla birlikte, gönüllü olarak yaşamanın gerçeğini yaratmakla ilgilendiğim bu süreçte, geçmişin derin kazısını yaparak, ak koyun kara koyun derken, kendi payıma düşeni de öğrenmeye gayret ediyorum.
Derken geçmişten bir hikaye daha canlanıyor zihnimde. Biraz akışın öncesine uzanıyor kökleri. Ankara’ya taşınmadan iki yıl öncesine ilk ilişkimin ilk zamanları… Henüz Ereğli’deyiz. Arkadaş grubumla beş kişiyiz. Erkek arkadaşımın Ankara’da doğum günü var. Gizlice plan yapıyoruz. Henüz 16 yaşındayım… Ne planı derseniz Ereğli’den Ankara’ya günübirlik kaçış planı. Sabah evdekilere pikniğe gideceğimizi söylüyoruz. Harçlıklarımızı birleştirip benzin alıyoruz. Uzun yol tecrübemiz de var yine birlikte öncesinde, onda Adana’ya daha yakınlara kaçıyoruz. Ve hatta otobanda benzinimiz bitince, bir kamyonun bizi benzin istasyonuna kadar götürmesine varacak kadar maceralar yaşıyoruz ki bu da bizi daha da cesaretlendiriyor, vazgeçmiyoruz. Beklediğimizden uzun sürüyor Ankara yolculuğu. Sonunda erkek arkadaşımın evine ulaşıyoruz. Sürpriz bu ya, bana kurdele takıp öyle çalıyoruz kapıyı… Üzerimde bana hediye aldığı, kocaman düğmeli mavi buklet hırka var. Kızılay’da elele gezerken, vitrinde görüp, beğendiğim ışık saçarak sevindiğim hırkayı, bir önceki sevgililer gününde bana almıştı… Bir sonbahar günü yeniden giyiyorum. Büyük bir sevinç, sarılmalar, kucaklaşmalar. Ablam, erkek arkadaşı, ablaları da varlar. Hep birlikte saz çalıp, şarkılar türküler söylüyoruz. Ablamın erkek arkadaşı dahi, herkese ışıklar saçıyorum, yıllar sonra bir fotoğraftan okuyorum kendimi, tavırlarımı, nasıl göründüğümü, neler hissettirdiğimi. Kendimi bulmaya başladığım zamanlar, herkese yeşil ışıklar saçıyor gibi görünmek. İşte alkol bu ya, şişede duran o sıvı, bedenime girdiği zaman müthiş bir özgüven patlamasına dönüşüyor. Elbette belirli bir süre. Sonrasını tahmin edersiniz ki, tam tersi derin bir düşüş. Ya da kadın ve erkek bir araya geldiğinde, iki farklı enerjinin bir araya gelmesinin yarattığı bir ışıltı da olabilir mi sizce?
Bunları yazarken de başkalarına ne hissettirdiğimi düşünürken, iyi mi kötü mü yaptım sorgulaması içerisinde kendi duygularımı diğer insanları düşündüğüm kadar önemsemediğime dair bir farkındalık yaşıyorum. Aşırı empati kurmak, iyi bir insan olmaya çalışmak, mükemmelliyetçilik dediğimiz takıntının da başrollerini oynamasına izin verdiğimiz anlamına da geliyor mudur sizce de? Akşam olmak üzere, artık eve dönme vaktinin yaklaştığı zamanlar alkolün de verdiği cesarete dayanarak, ben dönmek istemiyorum. Biraz daha kalayım istiyorum yanında. Arkadaşlarım dönüyor. Anneme haber veriyorum, ben kız arkadaşımda kalacağım diye. Annem farkına varmış olacak ki, onların evini arıyor. Cep telefonunun henüz ortaya çıkmadığı dönemler… Arkadaşım benim lavaboda olduğumu, çıkınca arayacağımı söylemesiyle, bana haber vermesi bir oluyor. Annemi arıyorum. Sıkı kontrol evresi, sesinden bildiğini anlıyorum o da numara yapıyor. Gülücük gülücük gülücük. ‘’Ben hastayım ve yalnız kalmak istemiyorum, eve gel lütfen. ‘’ diyor. Evler yakın normalde, Ereğli’de yakın mahallelerde yaşıyoruz. Kendimi iyi hissetmediğim bahanesiyle, gelemeyeceğimi söylüyorum ki, vicdan azabıyla tanıştığım ilk gün diyebilirim ve derin bir korkuyla… Sabahı zor ediyoruz. İlk otobüs sabah saat 06.00 civarı uyumadan beni bırakıyor sevgilim. Ondan önceki günkü, neşe dolu, ışıl ışıl o genç kız gitmiş, korkuyla yüzü dönüşmüş bir kadını otobüse bindiriyor. Eve doğru yol alıyorum, yol bitmiyor… İçimde çocukluktan da bildiğim o korku dolu sıkıntı var. Yorganın altına girip kimsenin bana bir şey yapamayacağını düşündüğüm o anlardaki gibi. Bipolar yani mani depresif, iyi ve kötü olarak hissettiğimiz duyguları alt ve üst sınırlarda yaşayarak, kötü anları beynin telafi etmeye çalışması ve o coşku dolu anların hiç bitmeyeceğini düşünerek sonrasında umutsuz o derin karanlığa düşmek ve yeniden ümitlerini kaybederek hiç geçmeyecekmiş gibi geldiği o anları hissederek yaşamak, yaşadıklarımın, söylediğim yalanların, alkolün de etkisiyle daha da derinleşiyor. Süreleri uzuyor. O ya da bu şekilde eve dönüyorum, yorgun, bitkin… Uyuyorum epey bir süre… Dudaklarım yara oluyor, boşluk kalmamacasına, korkunun ve alkolün yarattığı ateşle, her bir yanı uçuk oluyor. Günlerce evde kalıyorum, yatıyorum. Kimseyi görmüyorum. Ziyarete gelenler de oluyor. Biraz sevilmeye hasret bir parça umutla yavaş yavaş iyileşiyorum. Uçuklar da özgüvenimden epey bir parça kemirseler de hayat devam ediyor. 40 yaşıma kadar normal zannederek, hepimizin böyle hissederek yaşadığımızı düşünmemle yogaya başladığım dönem, ‘’Modern Aşk’’ diye bir dizide izliyorum kendimi. Gece, farkındalık, yalnızlık, ağlama krizleri, çaresizlikle koyuyorum kendi teşhisimi. Ankara kaçış yolculuğundan yıllar sonra annemle, arkadaş da olmaya başladığımız dönemlerde, otobüs yolculuğunda itiraf ediyorum, şehir dışı kaçışlarımızı, maceralarımızı. Annem biliyor elbette ancak benden dinlemek de hoşuna gidiyor, farkediyorum, hissediyorum, hissettiriyor. Şimdilerde bana miras olarak bıraktığı güzel bir duygu, dürüstlüğün zaferinin hissedildiği o anki duygum annemdeki o asil duruş ve yüzüne yansıyan güzelliği, aklıma ve kalbime işliyor… Anne emeğiyle, benim de cesaretimle yarattığım Dünya maceralarım, dürüstlüğümün nişanıyla yüceliyor. Bu günlerde ise aklımda annemin söylediği ‘’Haberim olsun ki, arkanızda durabileyim. ‘’ dediği yankılanıyor. Hata yapmayın demiyor, beni haberdar edin diyor. İşte tam da buna örnek bir olay daha yaşanıyor. Bu sefer ablamı bir erkekle kafede görüyor, Ereğli’de dayımın bir arkadaşı. Ereğli küçük yer ya, haber dayıma gittiği gibi dayım annemi arıyor. Tam hesap soracakken, annem nerde, kiminle olduğuna dair bütün bildiklerini söylüyor ve ‘Bütün olanlardan haberim var, ben kızlarımın arkasındayım.’’ diyor. Bende bu zaferin yarattığı etki yıllar sonra ortaya çıkıyor. Annem ve ablam daha erken başlıyor, yaş farkının da yarattığı etkiyle sanırım şimdi fark ediyorum ve içime su serpiliyor. İçimdeki suçluluk duygusunun hafiflemesinin şahitliğini de sana yazıyorum, bir gün hep birlikte kutlayacağımızın umuduyla şimdi. ‘’Derdi olan derman arar.’’ diyordu sabah dinlediğim şarkıda Sertab Erener. Dermanım, seninle dertleşmek ve yazmak oldu bugün de. Hakikatteki birlik bilincim ve bir gün hepimizin ‘’bir’’ olacağına dair inancım, özgürlük sesimin biraz daha yükselmesine sebep isyanım ve geçmişten geleceğe aldığım gücün temsili üzerimde Atatürk imzalı tişörtümle, güven diyorum kendime. Hayatımı yeniden öğrenircesine…
Bir önceki yazımda paylaştığım Ankara üniversite, ilk sevgilimden sonraki ilk aşkımın hikayesine yeniden bağlıyorum. Derken şimdi, güzel bir kahvaltıya doğru mutfağa yolculuk yapmayı düşünüyorum. Sen okuduğun bu macerada dolu hikayede, ben ve bana dair, kendine çıkardığın payla, kelebek etkisi güzel bir ışık gelir belki bana da… Ya da hissettiğin her ne duyguysa, paylaşmak üzere buradayım. Her ne kadar uzakta olsak da.
Yeniden göz gezdirip, birkaç düzeltme yapıp paylaşmaya hazır, süslüyorum yazımı… Bu sabaha karşı 05.00 civarı ay tutulması göreceğiz. Belki de görüleceğiz, kim bilir? Ayın, güneşin biraz daha açılmasına nezaket göstermesi gibi geliyor bana.
Dürüstlüğümüz ne kadarsa, gerçeğimiz o olsun dilerim. Çünkü gerçeklerin iyi ya da kötü tarafı yoktur bence. Sadece gerçek gerçektir aslında. Hani derler ya, yalan mutlaka ortaya çıkar diye ben de diyorum ki gerçekler ortaya çıkar mutlaka bir gün. Gerçekler gün’eş ışığında arınır ve aydınlanır kanımca. Peki ya siz ne dersiniz? Geçmişimize ışık tutmanın zamanı gelmedi mi, geleceğimizi aydınlatmak için? Haydi pamuk eller gönüllere… Özürler, teşekkürler, aflar, sevgiler yağsın bu gece hepimize.
Anadolu Kalbi’ni Uyanışı
Funda TUNÇ
Velhasılıkelam Evrensel bakış